Atatürk’ün Kıyafet İnkılabı

Türk inkılâbının kıyafet yönü aslında dış görünüşten ziyade zihniyet ile ilgilidir. Bu inkılâp ile yapılmak istenen kıyafetin din ile bağlantısı olmadığını göstermek, Şeyh Sait isyanından sonra yeniden rejim için tehlike teşkil etmesi muhtemel olan teokratik zihniyeti sindirmektir. Aynı zamanda bu mücadele çağdaş kıyafetle beraber çağdaş zihniyeti de hâkim kılma mücadelesidir. Atatürk’ün 27 Ağustos 1925 günü İnebolu’da Türk Ocağı’nda yaptığı konuşması da bu görüşümüzü doğrulamaktadır. O, “Türkiye Cumhuriyeti halkı fikriyle, zihniyle medeni olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir… Türkiye’nin hakikaten medeni olan halkı başından aşağıya vaz’ı haricisiyle dahi medeni ve mütekâmil insanlar olduğunu fiilen göstermeye mecburdurlar”2 diyordu. Yine Mustafa Kemal Paşa’nın şapka inkılâbını başlatma noktası olarak Kastamonu’yu tercih etmesi de tesadüf değildir. Dindar olan Kastamonu halkına tepki çekmeden şapka benimsetilebilirse diğer şehirlerde daha kolay kabul ettirebileceği düşünülmüştür.

Bütün bunlara rağmen şapka inkılâbı inkılâplar içerisinde en fazla tepki çekeni olmuştur Yoğun olarak Erzurum ve Rize’de cereyan etmek üzere pek çok şehirde protesto ve gösteriler yapılmıştır3. Şapka inkılâbının bu derece tepki çekmesinin sebebi fesin İslâm dininin sembolü olarak görülmesi idi**. Bu olaylara katılan kişiler fesi çıkarıp şapka takmayı İslâm kimliğini çıkarıp Hıristiyan kimliğine bürünme olarak görüyorlardı. Öte yandan diğer inkılâplardan farklı olarak şapka inkılâbında kişilerin bedeni ile bütünleşen giysilere müdahale edildiğinden bu davranış doğrudan bedene müdahale olarak da algılanmıştı.

Atatürk şapka inkılâbını gerçekleştirene kadar aydınlar da dahil olmak üzere toplumun büyük bölümü buna hazır değildi. Nitekim, Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya şapka giydiği gerekçesiyle Vakit gazetesi muhabirini makamından kovmuş ve hapse atmakla tehdit etmişti. Ancak, Atatürk Kastamonu’da şapka inkılâbını başlatınca Ali Bey, bu defa giyerek Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamıştı4.

Öte yandan şapka inkılâbına tepki niteliğindeki olayların yurt sathına yayılması üzerine Ankara İstiklal Mahkemesi yerinde incelemelerde bulunmak üzere harekete geçti. Yargılama sırasında Maraşlı sanıkların şapkaları iyi olmadığı için terzilere geri verdikleri bahanesini öne sürmeleri ilginçti5. Diğer taraftan halkın bu yeni başlığı usulünce giymeyi öğrenmesi uzun zaman almıştı. Şapkayı ters giyen, yan giyen, biçimsiz şapkalar takan kişilere sıkça rastlanıyordu6. Yine şapka üzerine abani bezi saranlar oluyordu7. Hatta nadiren fes ve kalpak giymeye devam edenlerle de karşılaştırıyordu8.

1929 yılına ait bir gazete yazısında şapka ile nasıl.selam vereceğini bilmeyen kişiler eleştirilmekte ve “Şapka başta iken el ile selam vermek, karşısında şapkasını açarak selam verenlere en büyük hakaret değil midir? Böylelerine karşı yapılacak tedbir şudur. Kendilerine katiyyen selam vermemek. Ta ki şapkayla selam vermesini öğreninceye kadar”9, ifadeleri yer almaktadır.

1930 Ağustosu’nda kurulmuş olan Serbest Fırka’nın bir mitinginde halkın şapkalarını çıkarıp yere atmaları, hala zihniyet değişikliğinin gerçekleşmediğini göstermekte idi. Bu yüzdendir ki Mustafa Kemal Paşa Serbest Fırka’ya cephe almış ve parti kendisini fesh etmek zorunda kalmıştı.

21. Yüzyıla girmek üzere olduğumuz şu günlerde dahi fes, sarık vb. ile caddelerde dolaşan kişilere tek tük rastlanmaktadır. Ancak, şapka inkılâbı amacına ulaşmıştır. Zira, halk demokratik ve laik rejimi benimsemiş bulunmaktadır. Artık bu kıyafetler rejim için tehlike sinyali olmaktan çıkmıştır. Halkımız bugün genellikle şapka giymemektedir. Ancak, o gün şapkanın ifade etmekte olduğu çağdaş zihniyet bugün şapkasız kafalarda hakimdir. Zaten asıl olan da çağdaş zihniyeti hakim kılmak idi.

Kıyafet ile ilgili düzenlemelerden bir tanesi de tekke ve zaviyelerin kapatılmasını amir 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanundur. Bu kanun söz konusu kuruluşlardaki şeyhlik, dedelik, dervişlik vb. görevlerle ilgili giysileri yasaklamakta idi10. 3 Aralık 1934 tarihli “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” ise din görevlilerinin ibadethaneler ve dini ayinler dışında dini giysilerini giymelerini yasaklamıştır. Ancak, her dinin birinci derece amirine*** her yerde dini giysisini giyebilme hakkı vermiştir”.

Kıyafet inkılâbı ile aslında Türk kültürünün özüne geri dönülmüştür. Zira, gömlek, pantolon, ceket, çizme vb. zamanımızda modern giyimi oluşturan giysiler Türk Bozkır Kültürü’nün birer ürünü idiler. Bu giysiler Türk usulüne göre yapılan askeri ıslahatlar neticesinde M.Ö. IV. asırda Çin’e, M.S. V. asırda Avrupa’ya ve M.S. VI. asırda Bizans’a yayılmıştı12.

Şapka meselesinde olduğu gibi, zamanımızda yasaklanmış giysileri giyen bazı kişilere tesadüf olunuyor. Bunların rejim için tehlike teşkil edecek bir boyuta ulaşmalarının söz konusu olmadığı kanaatini taşımaktayız. Ancak, bu konularda yapılacak ciddi anketler daha sağlıklı sonuçlara ulaşılmasını temin edecektir.

Kadın kıyafeti meselesine gelince, Atatürk bu konuda teşvik edici idi, zorlayıcı değildi. Şapka inkılâbında olduğu gibi kadın kıyafeti konusunda da bir kanun çıkarılması gerektiği yolundaki önerilere olumlu bakmadı. Kadının sokaktaki giysisine karışmadı. Ancak devlet dairelerinde kıyafet yönetmelikleri ile modern giyimi hakim kıldı.

Mustafa Kemal Paşa meclislerinde çağdaş giyimli bayanlara yer verdi. Onlara iltifat etti. Onun bu tutumu modern giyimi özendirici oldu. Eşi Latife Hanım döneminin en çağdaş kadını görünümünde idi. İl ve ilçelerdeki bürokrat hanımları, bayan öğretmenler ve bayan memurlar da aynı yolu takip ettiler. Bulundukları yerde modern giyimin öncüsü ve temsilcisi oldular.

Diğer taraftan bazı il ve ilçelerde vilayet meclisleri veya belediye meclisleri ve idare heyetleri çarşaf ve peçenin kaldırılmasına dair kararlar aldılar. Ancak bu kararlarını uygulayamadılar. Çünkü peçe ve çarşafı yasaklayan bir kanun çıkarılmış değildi. Yani, alınan kararların tatbikini sağlayacak hukuki zemin oluşturulmamıştı.

Sonuç olarak peçe, çarşaf ve tesettür meselesinin çözümünün kadınların kültür seviyesinin yükselmesinde olduğu görülmüş ve bu yöne ağırlık verilmiştir. Ayrıca halka benimsettirilecek olan diğer inkılâpların tesirlerinin de zamanla bu problemin çözümüne katkıda bulunacağı düşünülmüştür.

Kıyafet ve Modernleşme

İnsanların giyim ve kuşamları toplumsal ya da ulusal kültürü yansıtan en belirgin ölçütlerden biridir. Kültürün her alanında olduğu gibi giyimde de toplumsallığı belirleyen ve değişmelere neden olan bazı temel etkenler vardır. Bu etkenlerden çoğu inanç, zevk, ekonomik koşullar, psikolojik eğilimler vb..gibi bireye bağlı olup giyimde ve kuşamda değişikliğe neden olmaktadır. Osmanlı’daki giyim kuşam ise ulusallıktan çok ümmet anlayışını, geleneksellikten çok karmaşayı doğuran bir derlemenin egemenliğini yansıtmaktaydı. Osmanlı’da giyim kuşam sosyal ve dini farklılaşmaları kuvvetlendirici niteliktedir.

Türkler Orta Asya’da giyim eşyalarını derinden yapmışlar ve biniciliğe elverişli bir biçimi tercih etmişlerdi. Hunlarla birlikte deriden yapılmış kalpak, kalpağın içinde keçeden yapılmış börk giyilmeye başlanmıştır. Türklerin İslamiyeti kitleler halinde benimsemesiyle birlikte, batıya yönelip, İran üzerinden Anadolu’ya yerleşmesi ve çeşitli kültür çevreleri ile içi içe bir yaşam dönemine geçişi giyim kuşamda da büyük değişmelere yol açmıştır. İnanç değişikliği, kadın ve erkek giyimlerinde farklılaşma yaratmakla kalmamış, kadında örtünme(tesettür) denilen yeni bir uygulamayı da getirmiştir.

İslamiyet’e geçişten sonra en büyük değişiklik başlıklarda olmuştur. Kalpak yerine Arap başlığı olan sarık, Müslüman erkeğin simgesi haline gelmiştir. Kavuk, külah ve sarıklar çok değişik adlarla çoğalırken, bu farklılıklar, ilmiye, tarikat ve ordu mensupları ile resmi görevlilerin rütbe ve derecelerini belirleyen bir simge niteliğine de bürünmüştü. Ölülerin mezar taşlarına bile onların hayatta iken giydikleri sarığın şekli kazınmaya başlanmıştı.

Osmanlı toplumu, din temeline dayanan cemaatlerden oluştuğu için, her cemaatin kendi geleneklerine göre bir kıyafet kullanması belirlenmişti. Müslüman olmayan kişi ve topluluklar da sarık kullanmışlar ve onlara belirli renkte sarık sarma ya da işaret koyma zorunluluğu getirilmiştir. Örneğin; III. Selim döneminde, Müslümanların serpuş (başlık) ve ayakkabıları için sarı, Ermeniler için kırmızı, Rumlar için siyah, Yahudiler için de mavi renk kabul edilmişti.

Fesin Öyküsü: Şapka Devrimi ve Anlamı

Osmanlı’da giyim kuşam, II.Mahmut’un yeni kurduğu askeri birliğe yeni bir başlık giydirmesi ile büyük değişikliğe uğramıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra oluşturulan birliğe 1829’da yürürlüğe giren bir tüzükle fes giydirilmesine karar verilmişti. Frikyalılardan başlayarak Grek kolonilerinde ve Roma İmparatorluğu döneminde kullanılan fes daha çok Kuzey Afrika’da tutunmuş, oradan da Yunan adalarına yayılmıştı. II.Mahmut askere fes giydirmek istediğinde Şeyhülislam Mehmet Tahir Efendi, bunun şeriata aykırı olduğunu ileri sürmüş, padişah şeyhülislamı azledip, Tunus’tan 50.000 fes getirtmişti. Bir süre sonra ilmiye sınıfı dışındaki devlet görevlilerinin de fes giymelerine karar alınmış, Tanzimat döneminde fes yaygınlaşmıştı.

Bu arada daha çok Müslüman olmayan tebaanın, özellikle de Yahudi hekimlerin ve sarrafların giydikleri kalpak da güncellik kazanmaya başlamıştır. Orta Asya kökenli olan kalpak, fes ve sarığın yanında üçüncü bir tür başlık olarak yaygınlaşırken II.Abdülhamid 1903’de topçulara ve süvarilere fes yerine kalpak giydirmek istemişti. Fakat, evvelfesi şeriata aykırı bulup karşı çıkanlar bu kez de fesi savunup kalpağa karşı çıkmışlardı. Fes bir süre sonra bir dini sembol haline geldi.

Önceleri devlet gücüyle giydirilen fesin köylere kadar yayıldığı XIX. Yüzyılda aydınların kasket ve şapka giyme eğilimi gösterdikleri de dikkati çekmektedir.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı yıllarında şapkaya Hıristiyan Avrupalılara özgü bir başlık gözüyle bakılıyordu. Bu nedenle de şapka giyenler gavur ya da Frenk taklitçisi diye suçlanıyordu.

Erkeklerin şapka giymelerine ilişkin bir yasanın çıkartılmasına ve kıyafetteki değişikliklere işte bu aşamalardan geçildikten sonra gelinmiştir. Bu yoldaki ilk adım da Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılmasından sonra hukukçuların giysileri ile atılmıştı. 3 Nisan 1924’de kabul edilen “Hakimler ve Adliye Mensuplarının Resmi Kıyafetleri” hakkındaki yasa ile, hukukçuların görevleri sırasında giyecekleri üniforma belirlenmişti.

1925’de ordu mensuplarına şems siperli (güneşe karşı korumalı) bir başlık giydirileceği açıklandı. İçişleri Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı birimlerinde memurlar şapka giymeye başladılar.

Görüldüğü gibi başlık konusundaki gelişmeler halktan çok bürokrat ve askerler arasında gelişme göstermişti. Atatürk, düşünce değişikliğini yalnız kafanın içinde arayıp, dışının eskisi gibi bırakılamayacağını da biliyordu. Kıyafet ve şapka devrimleri konusunda bütün sorun halkın da kıyafetini laikleştirmek, bu sayede dinsel hayatın sembollerini günlük yaşayıştan uzaklaştırmak, kafalarda yer alan batıl inançları söküp atmak, şapka ile ortaya çıkan batı düşmanlığı zihniyetini ortadan kaldırmak amaçlanmıştı.

Atatürk 24 Ağustos 1925’te başlayan Kastamonu- İnebolu yöresindeki geziye elinde bir Panama Şapka ile çıkmıştı. Konuşmalarında “Uygarım diyen Türkiye’nin gerçekte uygar olan halkının, baştan aşağı dış görünüşü ile de uygar ve ileri insanlar olduğu göstermek zorunda” bulunduğunu vurguluyordu. Giydiği başlığın adının şapka olduğunu da belirterek, bunun giyilmesinin din açısından doğru olmadığı öne sürenlere de “Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapka giymez neden olmaz?” sorusunu yöneltiyordu.

Atatürk’ün bu gezisi hemen etkisini göstermişti. Devlet görevlilerinden olduğu kadar halktan da bir kesim fesi çıkartıp şapka giymeye başlamıştı. 2 Eylül 1925’te yayınlanan bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile, devlet memurlarının “halkın kendiliğinden giymeye başladığı şapkayı giymeleri zorunluluğu” getirilmişti. Bununla resmi görevlilerin giyimdeki çağdaşlaşmaya öncülük etmeleri düşünülmüştü.

25 Kasım 1925’e gelindiğinde konu bir hükümet tasarısı olarak değil milletvekilleri önerisi olarak Meclis’e getirildi. Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanun olarak yasalaştı.Yasa’nın 1.maddesi şöyle düzenlenmişti: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel, özel, yerel yönetimlere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve hizmetliler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadır. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın sürdürülmesini hükümet yasaklar.” Söz konusu yasa kadın giyimine ilişkin bir hüküm içermemekte, erkek giyiminde de yalnızca şapkayı kapsamına almaktadır.

Şapka giyilmesine ilişkin yasadan yıllarca sonra 3 Aralık 1934’te “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” adını taşıyan 2596 sayılı yeni yasa daha yürürlüğe konmuştu. Bununla hangi din ve mezhepten olursa olsun, din adamalarının, yalnızca ibadet sırasında ve törenlerde özel kıyafet taşımalarına izin veriliyordu, bunun dışında dinsel kisvelerin giyilemeyeceği hükme bağlanıyordu.

Şapka bir başlık olarak değil, hür fikir ve düşüncenin sembolü olarak kabul edilmişti. Atatürk bu devrimle kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmak istemiştir, Bir düşünce devrimidir.