Sizden gelen soru:

Gümüş kanatın olay gelişme durum ve anafikri?

Cevap:

Cahit Uçuk tarafından yazılan Gümüş Kanat isimli kitabın ana fikrini, kısa özetini ve konusunu detaylı bir şekilde aşağıda sizlere vermeye çalıştık.Kitabın konusu kısmında olay, gelişme ve durum gibi konuları bulabilirsiniz.

Gümüş Kanat Anafikri

Minicik yüreklerin, sevgiye ve umuda en çok ihtiyaç duydukları zamanda ortaya çıkar. Gümüş Kanat: O, kaybolmayan ümitlerin, hayallerin, ideallerin, günden güne çoğalan sevginin sembolüdür. Küçük yaşta hayatın acı yüzüyle tanışan Kemal; bütün zorlukları sevgi, gayret ve dostluğun, en çok da Gümüş Kanat’ın yardımıyla aşar. Onun ardında kara günlerden mavi hayalleri yükselir. Acıları biter güzelliklere kavuşur.

Kitabın Kısa Özeti

Kemal,Cemil Bey ve süzen hanımın biricik oğludur.Celil Bey bir kaza geçirip dört parmağını kaybedince geçimleri zorlaşır. Bir gün kemal in yardım edip kurtardığı gümüş kanatlı kuş onun rüyasına girer ona matbaada çalışmasını söyler ve durumlarının düzeleceğini söyler. Kemal çalışmaya başlar. Bir gün Nevzat Bey’in(Bu adam kitapçıydı herhalde yaşlı bi adam) verdiği kitabı okur.Okuduktan sonra bu kitabı ciltlerken içinden üzerinde gümüş kanatalı bir kuş resmi bulunan bir pul çıkar. Babası bu pulun Osmanlılardan kaldığını ve çok değerli olduğunu söyler. Kemal bu pulu Nevzat Beye vermek için hastahaneye gider. Nevzat Bey bu pulu ona babasının verdiğini ve kendininde bu kitabın içinde sakladığını ve pulu ona(Kemale) verdiğini söyler.Birkaç gün sonra Nevzat Bey ölür. Kemal bu pulu  ulcuya götürüp değerini sorar. Bu pulu yüz yirmi bin liraya satarlar.Bu paranın bir kısmıyla ev alırlar. Diğer kısmını ise bankaya koyarlar.Celil Bey evde küçük bir atolye açar.Kemal ise okuluna devam eder.Kema her hafta Nevzat Bey’in güvercinlerine yem verir. Ve onlara kendi kuşu gibi bakar.

Gümüş Kanat Konusu ve Özeti

Yüreği sevgi dolu Kemal isimli bir çocukla, onun “Gümüş Kanat” ismini verdiği kuşun arkadaşlıklarının hikâyesi anlatılmaktadır.

Kemal… yaşlarında, en büyük zevki kitap okumak ve pul bi­riktirmek olan bir çocuktur. Babasının ismi Celil, annesinin ismi Süzen’dir. Ailesi, sevgi ve mutluluk doludur. Ne yazık ki, babası bir matbaada ustabaşı iken sol el parmaklarını makineye kaptır­mış ve işinden olmuştur. Oysa, bu kaza olmadan evvel, Kemal sık sık babasının yanına gider, matbaa makinelerinin arasında hoşça vakit geçirirdi. Şimdi, bunların hepsi mazide kalmıştı. Kemal, camın önünde oturmuş hüzünlü hüzünlü eski günleri düşünü­yordu. Babası ise hasta yatağında yatıyordu.

Yıllar önceydi. Matbaada babasının yanma olduğu bir gün, pencere demirlerinin arasına sıkışmış bir kuşu babasına göster­miş, babası kuşu kurtarmıştı. Kuşun kanatlan gümüş renginde idi. Bu yüzden adını “Gümüş Kanat” koymuştu. Babasının sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı. Annesi evde yoktu. Bu zor günlerde, çalışıyordu. Babası “çalışma” dediyse de, kadın “ben evimin kadını olarak, bu zor günde çalışmayacağım da ne zaman çalışacağım” demiş, kocasını ikna etmişti. Çünkü sigortanın verdiği maaşla geçinmele­ri mümkün değildi.
Annesi, akşam eve gelmiş, hemen mutfağa girmişti. “Celil ve Kemal İçin, dayanabileceğim kadar çalışacağım” diye düşünüyor, bu düşünceler evde olsun, çalıştığı yerde olsun kendisine güç veri­yordu.

“Böyle mi olacaktım?” Celil Bey, sol eline bakarak bu soruyu binlerce kez tekrarlamıştı. İki çocuğun kolunu kurtarmak için, parmaklarını feda etmişti. Eşi buna “kahramanlık” diyor, ona de­vamlı teselli veriyordu. Eşi ile evleneli tam yirmi iki yıl olmuştu. Hey gidi günler, hey…

Kemal’in Büyük Karan:

Annesi, günlerden beri işsizdi. O akşam, sofraları çok fakirdi. Hepsi üzgündüler. Ancak, hiç biri diğerine üzüntüsüne belli ettirmiyordu.
Kemal bu duygular içinde yattı. Gece rüyasına kurtardıkları ”Gümüş Kanat” girdi ve ona, “siz beni kurtardınız, ben de sizi kurta­racağım” dedi.

Sabah kalktı. Karar vermişti, okulu bırakacak, matbaaya gi­rip çalışacaktı. Zaten babasının yanına gide gele bayağı bir şeyler öğrenmiş sayılırdı.

Kemal’in kararlı tutumu, annesini zor durumda bırakınca, kabul etmek zorunda kaldı. Ana-oğul, birbirlerine sarılıp ağladı­lar. Ancak, babaları bu durumdan haberdar olmayacaktı.
■ ■
Okula gidip, öğretmenine durumu anlattı. Öğretmeni çok duygulandı ve ona “okula devam ediyormuş gibi derslerini çalışması­nı, ilerde belki bir çaresinin bulunabileceğini” söyleyince çok sevindi. Hem okulu ile bağı kopmamış olacak, hem de çalışabilecekti. Bu duygularla matbaaya geldi, müdür beyin yanına gidip durumu anlattı. Müdür, zaten yardımcı olmak için bir yol arıyordu. Ke­mal’in çalışma isteğini kabul etti ve çocuk mücellithanede çalış­maya başladı.

İlk haftalığını aldığında, dünyalar kendisinin olmuştu. Zarfın üzerinde “Kemal Usta” yazıyordu….

Evden içeri büyük bir kıvançla girdi. Aldığı parayı annesine uzattı. Bİr kuruşuna dahi dokunmamıştı. Annesi ağlayarak oğlu­nu kucakladı.

Kemal’in çalıştığını babasına söylemeye karar verdiler. Celil Bey’e söylediklerinde, babası daha ilk günden anladığını söyledi. Nasıl anladığını ise şöyle anlattı: “Matbaa kokuyordu, özlediğim koku…”dedi. Hep birlikte sarıhp ağlaştılar.

Celil Bey, sofrada gayet neşeli bir şekilde: “Allah’ıma şükürler olsun, evlat ekmeği yiyoruz” deyince, hep beraber sevindiler ve iştahla yemeklerini yediler…

İki buçuk ay geçmişti. Baba yavaş yavaş da olsa iyileşiyordu. Aslında, daha çabuk iyileşirde ama, moral çöküntüsü buna engel oluyordu…Yine de ilk defa ailecek birlikte gezmeye çıktılar. Bo­ğazı, Rumeli Hisarı’nı dolaştılar…

işyerinde Barba Usta vardı. Kemal’le iyi anlaşıyorlardı. Ke­mal ona ailesi ile yaptığı geziyi anlatınca, Barba Usta, matbaanın altının eski dehlizlerle dolu olduğunu söyledi. Ve bir gün birlikte gezmeye karar verdiler.

O gün geldi. Dolaşmak hem hoş, hem de ürkütücü idi. Ka­ranlık dehlizler, örümcek ağlan, koyu bir sessizlik… Bu sessizliği, Barba Usta’nın anlattıkları bozdu: “Türkler İstanbul’u kuşattığında zenginler mallarını, fakirler canlarını saklayacak yer arıyorlardı. Sonra yanıldıklarım anladılar. Fatih İstanbul’u alınca zenginler paralarını gömdükleri yerden çıkardılar, fakirler aşevlerinde bedava karınlarını doyurdular.”.. .Gezerlerken, Kemal yerde bir eski para buldu. Üstü çok kirli, küflü ve paslı idi. Sildiler, sildiler. Paranın üzerinde bir çift kantlı kuş resmi vardı. Kemal hemen “Gümüş Kanat” diye haykırdı… Gümüş kanadı, o akşam annesine hediye etti. Annesi, “Bu, oğlumun ilk hediyesi, hayatımın en güzel armağanı” dedi…

Kemal’in aklı fikri Barba Usta ile birlikte gezdikleri dehliz­lerde kalmıştı. Bir gün, öğlen paydosunda, kimseye haber verme­den aşağıya indi ve karanlık dehlizlerde, bir yandan korkarak, bir yandan kendisine cesaret vererek ilerlemeye başladı. Gümüş Ka-nat’ın benzerlerini arıyordu. Bir türlü bulamadı. Geç kaldığını düşünerek geriye döndü, fakat karşısında bir den fazla mağara ağzı bulunuyordu. Yolunu kaybetmişti. Elindeki fenerin pili ise bitmek üzereydi. Artık hem korkuyor, hem de ağlıyordu. Son bir ümitle ilerledi. Genişçe bir mağaradaydı. Birden bir kuş gördü. Sevindi. Kuş varsa, güneş de yakın demekti. Kuş havalandı, öne düştü, Kemal de peşinden. Nihayet, Sultanahmet Meydanına çıktı. Kuşa baktı, bu “Gümüş Kanat”ti. Teşekkürler etti.

Annesi, Kemal’in yattığı yerden kıvrandığını görünce, eğildi, çok terlemişti. Bu esnada Kemal uyandı, meğer bütün gördükleri rüya imiş.

Günler gelip geçiyordu. Bir yandan yoğun bir biçimde mat­baada çalışıyor, diğer yandan da, cumartesi akşamları öğretmeni ile bir araya gelip ders yapıyordu. Öğretmem, Kemal’e büyük destek veriyordu.

Bir gün, öğretmeninin yanından ayrıldıktan sonra, Kitapçı Nevzat amcanın sergisini açık gördü, hemen sokulup hal hatır sordu. Nevzat amca ona “Aya ilk ayak basanlar” isimli, eski yazı bir kitap hediye etti. Kendisi okuyamazdı ama babasına okutabilirdi..
Bu arada, işinde iyi çalıştığı için, haftalığı da artmıştı…

 Öğretmeni, hasta olduğu için o hafta ders yapamadılar. Ü-züldü ama elden ne gelir? Yürüyerek Sultanahmet’e kadar geldi. Bir kalabalık, bir yere bakıyordu. Bîr de ne görsün, kendisinin rüyasında çıkmış olduğu delik değil mi? Hemen heyecanla söyle­di: “Buranın uzantısı, ta bizim matbaanın altına çıkıyor” deyince, başını okşadılar, sorular sordular, notlar aldılar.

Eve geldi, tüm yaşadıklarını anne ve babasına anlattı. Birlikte güzel hayaller kurdular. Bu hayallerin içinde küçük bir cilt evi kurmak da vardı.
Annesi ancak haftanın üç günü iş bulabiliyor, babasının ma­aşı, Kemal’in haftalığı, geçinip gidiyorlardı.

 Pazar günü, annesi okuduğu gazetede Kemal’in resmini gördü. Hemen Kemal’e seslendi. Kemal, ilk önce rüya görüyorum zannetti. Sonra iş anlaşıldı. Meğer, cumartesi günü, Sultanah­met’te kendisi ile konuşanlar arkeolog, diğerleri de gazeteci imiş. Ayrıca, gazetede Kemal’e bir de madalya verecekleri yazılıydı.

O gün, annesi ile daha önce kararlaştırdıkları için, kartopu oynamaya çıktılar. Gezdiler, tozdular. Kemal, bir simitçi çocuğu görüp acıdı. Ondan on tane simit alıp, sohbet ettiler. Kemal çocu­ğa “gel matbaada çalış” diyerek adresi verdi. Eve geldiler. Ev, çok kalabalıktı. Arkeologlar ve gazeteciler vardı. Kemal’e bir “Bizans Kongresi Heyeti”nin madalyasını verdiler. Çok güzel sohbet etti­ler…

Akşam, babası kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti. Hem okuyor, hem de kitap üzerine konuşuyorlardı. Sonra yattı­lar. Kemal madalyasını eline alıp dikkatlice inceledi. Bir tarafında gümüş kanatlı kuş resmi, diğer tarafta gümüş saçlı bir kadın res­mi vardı. . “Ne tuhaf, her yerde gümüş kanatlı kuşu görüyorum” dedi.

Babası her akşam okuduğu “Ay’a ayak basanlar” kitabının so­nuna gelmişti. Kitap, kahramanlarımızın yakalanmaları ile son buluyordu. Profesörün ağzından çıkan son kelime ise “naj…” olmuştu. Aslında “nafile” demek istemişti. Kitabın çok etkisinde kalan Kemal, bu yüzden kedisinin adını “Naf” olarak değiştirdi.

Matbaada, daha önce simitçilik yapan Ayhan isimli çocuk da işe başlamıştı. Kemal’le arkadaş oldular. Kemal Ayhan’ın hasta olan annesini iyileştirmek için çareler düşünüyordu. Akşam, aile­sine bu konuyu açtı. Bu arada, kitapçı Nevzat amcanın kendisine hediye etmiş olduğu kitabı matbaada ciltletmiş, eski cildi de eve getirmişti. Babası yapılan cildi beğendi.

Kemal eski cildi karıştırırken, içinden bir zarf ve çok eski bir pul çıktı. 1862 yılı basımı ilk pullardandıve çok kıymetliydi. Ke­mal “zengin olduk, artık okula gidebileceğim” diyerek havalara zıp­ladı. Ancak babası “oğlum, bu pul Nevzat amcanındır, ona vermeli­sin” deyince, babasına hak verdi. Çünkü babası en doğrusunu bilirdi. Annesi Süzen hanımda babasını tasdik etti.

Kemal, ertesi gün yağan kara aldırmadan Nevzat amcayı a-radı. Hastalanmış, hastaneye yatmıştı. Soğuğa, kara rağmen gitti, güç bela doktorları ikna ederek, Nevzat amca ile buluştu ve pulu ona vermek istedi. Nevzat amca çok ama çok mutlu olmuştu. Ancak şöyle dedi: “Evladım, ben o pulu bilerek oraya koydum, Bana babamdan kalmıştı. Çocuklarım Erzincan depreminde öldüğü için, seni evladım yerine koydum ve sana miras bıraktım. Ayrıca, al şu yüzüğü de anneciğine götür, ona hediyemdir.” dedi ve devam etti: “Ben, benden önce giden, sevdiklerimin yanına varıyorum artık…”

Kemal, üzüntülü bir halde Nevzat amcanın elini öptü , “Al­lahaısmarladık” diyerek ayrıldı.
Eve geldi. Annesi meraklar İçindeydi. Hemen annesinin boynuna sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Durum anlaşı­lınca, tüm aile hüzünlendi.

Ertesi gün hastaneye telefon etti. Nevzat amca ölmüştü…

Kemal, elinde pulla yılların pulcusu Mikoş amcanın yanma gitti ve pulu gösterdi. Mikoş amca, pullar hakkında detaylı bilgi verdi ve Kemal’e bir yazı gösterdi: “Osmanlı Türkleri tarafından 1862 yılında İstanbul’da bastırılan ve adına ‘Gümüş Kanat’ denilen pul halen kayıptır.”

Pulun değeri ise 80.000 bin lira idi. Eve nasıl geldiğinin farkında bile değildi… Aradan saatler geçti. Anne ve babası bir tuhaflık olduğunu anlamışlardı.

“Geçen hafta pulu göstermek İçin Mİkoş Efendi’ye gitmiştim. Bir hafta sonra gel dedi. Bugün gittim, pulun değeri 80 bin lira İmiş…” Önce inanamadılar, sonra da hep birlikte sevinç gözyaşları döktü­ler..

Her şey bir kuş gibi olup bitti. Kemal okuluna döndü. Anne­si satın almak için bir ev, babası matbaa açmak için dükkân arıyordu, Ayhan’ı da okula yazdırmış, annesini de hastaneye yatırtmışlardı. Hayat artık çok güzeldi…

Kemal, her fırsatta, Nevzat amcanın kitap sergisini açtığı ye­re geliyor, onun kuşlarına yem atıyordu. Onların hepsi bundan sonra Kemal’in sevgili gümüş kanatlan olmuşlardı.