Atatürk ve Plan

Mustafa Kemal Atatürk, küçüklüğünden başlayan planlı yaşantısı onu okul hayatında başarılı kılmış ve başarılarının mimarı olmuştur.Planlı oluşu ve planlı çalışmaları Atatürk’ün hayatı boyunca başarılı kılan en önemli etkenlerden birisi olmuştur.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın başlamasını sağlayan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, Türk Devletini çağdaş ve modern bir devlet olma yolunda ileriye taşıyan eşsiz bir liderdir. Atatürk, kişiliği son derece sağlam, üstün meziyetleri olan birisiydi. O, disiplinli, idealist ve ileri görüşlü olması yanında; vatan sevdalısı, açık sözlü, mantıklı hareket eden, sabırlı ve planlı çalışmayı seven bir kişiliğe de sahipti. Atatürk, her attığı adımı iyi hesap eden, vatanı ve milleti adına verdiği kararlarda her zaman millet menfaatini ön planda tutan, büyük bir devlet adamıydı.

Atatürk, çevre, doğa, ağaç

Atatürk, planlı çalışmayı çok severdi. Okul yıllarından beri derslerinde elde ettiği başarı, planlı ve düzenli çalışmasının eseridir. Askeri okullarda elde ettiği başarılar her zaman diğer öğrenciler ve öğretmenler tarafından takdirle karşılanmış, idealist ve örnek bir öğrenci olarak görülmüştür. Planlı ve düzenli çalışmasının sonucunda başarılı bir şekilde mezun olmuş ve ordu saflarına katılmıştır.

Atatürk’ün Planlı Oluşuna Örnek

Atatürk’ün kişisel özelliklerinden planlı oluşunun Kurtuluş Savaşı’na etkisi (Anı niteliğinde bilgi)

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmaya karar verdiğinde bu mücadelenin her aşamasını bir plan dahilinde gerçekleştirmiştir. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sonra İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, vatanın ve milletin bağımsızlığının yine milletin azim ve direnişi ile sağlanacağını düşünüyordu. Artık bir şekilde Anadolu’ya geçmeli ve milleti örgütlü bir direniş için tek bir vücut haline getirmeliydi.

1919 yılı başlarında, Türklerin pontusçulara karşı yapmış oldukları direniş hareketlerinden rahatsız olmaya başlayan İngilizler, bu durumu Osmanlı Hükümeti’ne ilettiler. Damat Ferit Paşa, Sadrazam olduktan sonra bu sorunun çözümü için çeşitli yollar aramaya başladı. 9. Ordu Müfettişliğine atanan Mustafa Kemal, görev bölgesindeki silah ve cephaneleri toplamak, halka silah dağıtılmasını engellemek ve bunu yapanları tespit etmek ve sonuçta iç huzuru sağlamak üzere Samsun’a gönderildi. Böylece Mustafa Kemal, İstanbul’dan uzaklaştırılmış olacak ve işgalcilerin her isteğini yerine getiren devlet adamları da rahatlayacaktı. Oysa Mustafa Kemal istediğini elde etmiş ve bu vesile ile Anadolu’ya geçmenin yolunu bulmuştu. Teklifi kabul eden Mustafa Kemal, çok geniş yetkilerle donatılmış olarak 16 Mayıs 1919’da yanındaki 18 arkadaşı ile birlikte Samsun’a hareket etti.

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Mustafa Kemal, Osmanlı Hükümeti tarafından kendisine verilen görevin tam aksine, halkı padişaha ve işgal kuvvetlerine karşı örgütlemek ve milli direniş hareketini bir an evvel başlatmanın hesapları içerisinde hareket etmeye başladı. Önce bir durum değerlendirmesi yapan Mustafa Kemal, Samsun’daki durumun iç açıcı olmadığı görünce oradan Havza’ya geçerek çalışmalarına burada devam etti.

Planlı bir şekilde Samsun’a gelen Mustafa Kemal bundan sonraki süreçte, tüm askeri yetkilerinden istifa edecek, Milli kongreler ile Türk Milletini Kurtuluş Savaşı için örgütleyecek, yapılan savaşlarda Türk ordusunu zaferden zafere koşturarak ve sonuçta tüm işgal kuvvetlerinin yurttan atılmasını sağlayacaktır. Atatürk, 3 yıl süren kurtuluş mücadelesinin her anında en ince hesapları yaparak planlı bir direniş hareketinin baş mimarı olmuştur.

Kurtuluş Savaşı’nın başlamasından bitişine kadar Atatürk’ün bulunduğu cephelerde üstün zekasını, ileri görüşlü oluşunu, üstün yöneticilik kabiliyetini planlı çalışması ile birleştirerek, nasıl büyük bir zafere imza attığını açıkça görmekteyiz.

Atatürk’ün Geleceği Planlaması

Atatürk, okul yıllarından itibaren ülke sorunlarına ilgi duymuştur. O, keskin zekâsıyla ülke ve dünyadaki değişmelerin toplumlarının geleceğini nasıl etkileyeceğini, toplumların nelere gebe olacağını sezmiştir. Bu seziş, onun geleceğe yönelik planlarını oluşturmasını sağlamıştır. Onun sezgilerine dayanan planlar o günün koşullarında, birçok kişi tarafından gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller olarak değerlendirilse de o, ufkun ötesine uzanan yolculuğundan asla geri adım atmamıştır. Bu yolculuk sonucu, çağdaş Türkiye, ülkü olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmüştür. Atatürk’ün başarıları ve gerçekleşen geleceğe yönelik öngörülerinin hiçbirisi tesadüflerin sonucu olmamıştır. Onun yaptığı her şeyi önceden plânladığını göstermesi bakımından aşağıdaki anekdot ilginç bir örnektir:

Mustafa Kemal’in Harp Akademisinde öğrenimini tamamladığı günler… Dostlar halkası yavaş yavaş genişlerken Lütfi Müfit (Özdeş), Cafer Tayyar (Kanatlı), Ali Fuat (Cebesoy), babası Fazıl Paşa, Zeyrekli Kazım (Karabekir) bu özel kadroya alınırlar. İlk kez gizli, el yazması bir gazete çıkarır genç Akademili. Gizli konferanslar da devam eder. Padişahı eleştirip üst düzey yöneticiler takımını didik didik ufalarlar.

Yukarıda adını saydığım gençler, daha da adını duymadıklarımız, olayların içine böyle böyle girerler. Kimi kıyısından, kimi köşesinden… Kadro giderek büyür. Ama Zübeyde Hanım korkular içindedir. Oğlunun nelerle uğraştığını kavrayamaz, bağlayamaz, “Mustafa’m, sen neler yapıyorsun?” sorusu yanıtsız kalır hep… Ya da “Sen merak etme, iyi şeyler yapıyoruz.” gibi yanıtlarla geçiştirilir. “Mustafa’m, yoksa sen yedi evliya gücündeki padişahımıza mı karşısın?” gibi sorulara ise “Çakır oğlu”, sadece gülerek yanaklarından öperek, sarılarak yanıt veriyor annesine…

Şimdi bu gençlerin hemen hepsi aynı okullarda okudular. Aynı koşullarda ya da yakın büyüdüler. Yıllardır aynı konuları konuşuyor, paylaşıyor, tartışıyorlar. Ama yine de Zübeyde Hanım’ın sorularıyla aynı anlama gelen sorular var onların da içinde, bazen dayanamayıp açıkladıkları!..

Neler söylüyor bu genç adam arkadaşlarına?

– “Padişahlık yıkılmalıdır, yıkılacaktır”, diyor.

– “Ordu yeniden kurulmalıdır”, diyor.

- “Balkan ordularının birleşmesi bizim için tehlikelidir”, diyor.

– “Yeni bir yönetim biçimi, yeni bir ordu, yeni bir toplum”, diyor.

Bunlar onun emelleri. Ama onun emellerine, arkadaşlarının hayalleri bile ulaşamamıştır anlaşılan. Bu Fatih’in yakınlarına söylediği bir gerçekti vaktiyle. Biri doruklara yükselirken öbürleri yamaçlarda çabalıyordu.

Bir akşam Selanik’te, Beyaz Kule Gazinosu’nda, bu emeller doğrultusunda heyecanlı tasarımlar açıklanırken coşkusunu saklayamayan genç Mustafa, bir arkadaşına, “Seni Harbiye Nazırı yapacağım, seni de Hariciye Nazırı…” diye bildirdi. Böyle mevki ve makam dağıtmaya başlayınca bunun hoş bir şaka olduğunu sanan biri, bu şakaya yanıt vererek “Peki bizi bu makamlara getirebilmek için sen ne olacaksın? Yoksa padişah mı?” diye sorunca o, ciddiyetle ve kahkahalarla “Yoo, hayır! Ondan da önemli.” yanıtını verdi. Bu olmayacak duaya, şakayla karşılık amin diyenler, ürküp susanlar oldu Ama o akşam ciddiye almadıkları bir gerçek! Çok da haksız sayılmazlar. Ama benim anlayamadığım, günün birinde, o neşeli akşam sofralarında, arkadaşlarına verdiği bu cüretli sözlerin hemen hepsi bir bir gerçekleşmeye başlayınca aynı arkadaşlar acaba neden bozuluyorlar, şaşırıyorlar, öfkeleniyorlar ve korkuyorlardı?

O, bu yakın dostlarına hiç yalan söylememiş ki… Her şey ortada işte!

Kaynak: Nezihe Araz, Mustafa Kemal’in Ankara’sı, İstanbul, 1994, sayfa: 77-78.

Atatürk’ün Kalkınma Planları

Kuramsal İktisat ve Atatürk

Gazi Mustafa Kemal daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 17 Şu­bat 1923’te topladığı Türkiye İktisat Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmasıyla çağını aşan, tüm geri kalmış ülkeler için geçerli olan ve hâlâ önemini koruyan iktisadi görüşler ve modeller ortaya koy­muştu. Geri kalmış ülkelere yol gösteren Batılı iktisatçıların 1950’li yıllarda “Kalkınma İktisadı” konulan içinde tanımlamaya çalıştıkları temel ilke ve kavramları, Gazi anılan konuşmasında yıllar önce ele almıştı. Kalkınma iktisadı, geri kalmış bir ülkenin yoksulluktan çıkması için şu ana ilkelerin oluşmasını öngörmekte­dir: “Altyapının tamamlanması”, “Tarım sektöründe modernleş­meye öncelik”, “Sanayileşme”, “Ekonomik sektörlerin bütünleş­mesi” ve “Ulusal düzeyde kalkınma planının hazırlanması” gibi… Mustafa Kemal, sömürgeciliğin egemen olduğu, “makro iktisat” ve “kalkınma iktisadı”mn temel kavramlarının bilinmediği 1923 yılında bu kavramları şöyle tanımlıyor:

1) Altyapının tamamlanması:

“Memleketimizi… demiryolları ile, üzerinde otomobil­ler çalışır karayolları ile örerek birbirine bağlamak zorun­dayız. Çünkü Batı’nın ve dünyanın kullandığı araçlar, bunlar oldukça…bunlara karşı merkepler ve kağnı ile ve doğal yollar üzerinde yarışmaya çıkışmanın imkanı yok­tur.

” 2) Tarımda modernleşmeye öncelik:

“Bu geniş ve verimli toprakları işleyebilmek, işlete­bilmek için eksik olan el emeğini, her ne olursa olsun, tek­nik araçlarla tamamlamak zorundayız… Yurdumuz bir ta­rım ülkesidir. Bu nedenle halkımızın çoğu çiftçidir, çoban­dır. Bundan dolayı en büyük kuvveti, gücü bu alanda göste­rebiliriz.

3) Sanayileşme zorunludur:

“Fakat aynı zamanda sanayimizi de güzelleştirmek, geliştirmek zorundayız. Eğer sanayi konusunda hoşgörür olmaya devam edersek, endüstri ürünleri yönünden, yine dış ülkelere haraç vermek zorunda kalırız.”

4) Sektörlerin bütünleşmesi:

“Tarım ve sanayi ürünlerimizin paraya dönüştürülme­si için ticarete ihtiyacımız vardır… Çiftçinin sanatkara, sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsinin birbirlerine ve işçiye muhtaç olduğunu kim inkâr edebilir?”

5) Kalkınma planı:

“Fakat bütün bunlar söylendiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir. Bunda başarılı olabilmek için; memle­ketin gerçeklerine uygun bir program (plan) üzerinde, bü­tün milletin birlik halinde ve aynı uygunluk içinde çalışması gerekir.

Mustafa Kemal anılan konuşmasında oluşturduğu “kalkınma modeli”ni hâlâ çağdaşlığını ve evrenselliğini koruyan şu temel görüşe dayandırıyordu: “Siyasal ve askerî zaferler, ne kadar büyük olursa ol­sun, ekonomik zaferlerle taçlandırılamazlarsa, kazanılacak başarılar yaşayamaz, az zamanda söner.” Gazi, ülkelerin kalkınmasında veya toplumların çağdaşlaşma­sında tek ve evrensel olan yolu şöyle tanımlamaktadır: “Dünyada herşey için, uygarlık için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir.”

Görülüyor ki, yarı sömürge ve yoksul Türk Toplumu için A-tatürk’ün oluşturduğu görüş ve öneriler, günümüzde özellikle ba­ğımsızlığına geç kavuşmuş geri kalmış ülkeler için geçerliliğini korumaktadır. Türkiye İktisat Kongresi’ni Ulu Önder’in telkinleri ve istekleri yönünde düzenlenmiş olan İktisat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Kongrede yaptığı konuşmada “iktisadi sistem” anlayışını şöyle açıklamıştı: “Biz ekonomi tarihi içindeki ekollerden hiçbirine ben­zemeyiz. Ne bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar ekolün­den, ne de sosyalist, komünist, etatist veya himaye ekolle­rinden değiliz.

Bizim de yeni Türkiye’nin, yeni ekonomi anlayışına göre, yeni bir ekonomi ekolümüz vardır. Buna ben, Yeni Türkiye Ekonomi Okulu, diyorum… Yukarıda be­lirttiğimiz ekollerden hiç birine bağlı olmamakla beraber, memleketimizin ihtiyacına göre bunlardan faydalanmaktan da geri kalmayacağız.

Yeni Türkiye, karma bir ekonomi sistemi izlemelidir.” (Türkiye’nin Ekonomik Tarihi) Bu görüşlerin ortaya konduğu günlerde henüz Lozan Barış Anlaşması müzakereleri bitmiş değildir. İtilaf Devletleri siyasî bağımsızlık karşısında iktisadi çıkarlarının devamını Ankara Hü-kümeti’nin kabul etmesini istiyorlardı. Bu yüzden barış görüşmele­ri kesildi. O günlerde İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongre-si’nde ülkenin iktisadi bağımsızlığı konusunda taviz verilemeyece­ği hususu Türk Milletinin kararı olarak açıklanmıştı. Bu ilişkiyi dikkate aldığımızda, Mustafa Kemal’in Türkiye için olduğu kadar tüm yoksul ve bağımsızlık savaşı veren ülke halklarına yönelik olarak Kognre’de vurguladığı şu sözünün anlamının büyüklüğü anlaşılacaktır: “Tam bağımsızlık için şu prensip vardır: Ulusal egemenlik iktisadi egemenlik ile pekiştir ilmelidir.” Şevket S. Aydemir “Tek Adam” kitabında, Atatürk ve yakın çevresi dışında, “Türk aydınlarının iktisadi doktrinler üstünde bir araştırma ve tartışma geçmişi de yoktu.

Türk aydınının dünya gö­rüşü, ancak Fransız İhtilalinden süzülüp gelen bireyci açıdandı. Kurtuluş Savaşı içinde Birinci Millet Meclisi çevrelerinde meydan alan Sosyalizm çabaları da köklü değildi ve bir doktrine dayanmı­yordu ” diyor. Başbakan İsmet İnönü, 30 Ağustos 1930’da Kayseri-Sivas demiryolunu işletmeye açarken yaptığı konuşmada, başlattıkları yeni iktisadi düzenin adını “Mutedil Devletçilik” diye açıklamıştı.

Hükümet, Kurtuluş Savaşı’nı kazanan, Cumhuriyet’i kuran ve tek parti durumunda olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne dayanmaktaydı. Yani Ülkede henüz muhalefet partileri yoktu. Atatürk’ün yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar “Serbest Cumhuriyet Fırkası” -adıyla 12 Ağustos 1930’da yeni bir siyasî parti kurdu. Atatürk’ten sonra TBMM Başkanlığı, kısa bir süre Başbakanlık yaptıktan sonra Paris Büyükelçiliğine gönderilen A.F.Okyar, her fırsatta Başbakan İ.İnönü’nün düşünce ve uygulamalarına karşı olduğunu göstermiş­ti. Yeni partinin kurucu üyeleri arasında Nuri Conker, Tahsin Uzel, Mehmet Emin Yurdakul, Süreyya İlmen, Ahmet Ağaoğlu… vardı.

Serbest Cumhuriyet Fırkası’nm kuruluşunda, A.F.Okyar’ın Cumhurbaşkanı Atatürk’ün onayını aldığı bilinmektedir. “Devlet-çilik”‘m kurumlaşmaya ve tanımlanmaya çalışıldığı günlerde orta­ya çıkan bu Parti’nin programında yer alan ekonomik hedefler ve politikalar şöyle özetlenebilir:

1) Vergiler vatandaşın girişim hevesini kırmayacak ve ödeme gücünü aşmayacak düzeye indirilecek,

2) Devlet gelirleri verimli alanlarda kullanılacak büyük alt yapı yatırımlarının bir kısmı ertelenecek,

3) Para politikası açıklığa kavuşturulacak ve yabancı sermaye girişi özendirilecek,

4) Vatandaşın iktisadi, mali ve sosyal girişimlerine engel olan her türlü kamu müdahalelerine son verilecek. Özel girişime destek olunacak,

5) Köylünün ve çiftçinin düşük faizle ve kolayca kredi ala­bilmesini sağlamak için Ziraat Bankası yeniden düzenlene­cektir.

Parti çok kısa zamanda liberal ve anti devletçi aydınları bün­yesinde topladığı gibi, yoksul halk kitlelerinin de ilgisini çekti. Pa.ti başkanı olarak A .F, Okyar’m Ege gezisine çıkmasını fırsat bilen “Laik Cumhuriyet “düşmanları yeni partinin bayrağı altında Hükümet’e, devrimlere ve hatta Atatürk’e karşı çıkan gösteriler yaptılar. Ülke düzeyinde gelişen ve yaygınlaşan tehlikeli tartışma­lar, TBMM’ne de yansıdı. Atatürk’ün ikazı üzerine Serbest Cum­huriyet Fırkası yöneticileri partiyi feshetmek (18 Aralık 1930) durumunda kaldılar.

Genç Türkiye Cumhuriyeti, bütün Dünya gibi, 1929 Bunalı-mı’nın yıkıcı etkilerinden kurtulmaya çalışırken bu kez siyasal çalkantılar içine düştü. Serbest Fırka Bayrağı altında sokağa dö­külen Cumhuriyet düşmanları 23 Aralık 1930’da başlarında Nak­şibendi tarikatından Derviş Mehmet olmak üzere Menemen’de “…şeriat isteriz” diye Kaymakamlığa yürüdüler. Karşılarına yedek subay Asteğmen (öğretmen) Mustafa F. Kubilay bir manga askerle çıktı. Kubilay şehit düştü. Ama ayaklanma kısa sürede bastırıldı.

1930’lu yılların başında bazı aydınlar Türk inkılabını ideolojik ilkelerini kendi açılarından belirleme, aydınlatma ve bütünleştirme gayreti içine girmişti. Bu hareket içinde olan Şevket S. Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör ve İsmail Hüsrev Tokin gibi sol görüşlere yakın devletçiliğin Türkiye’ye özgü bir model olduğunu savunan yazarlar aylık Kadro Dergisi içinde “Kadro Hareketi”ni başlatmışlardı.

Ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız iktisadi, siyasal ve sos­yal olayların gelişimi, 1930’dan itibaren “Devletçilik”! uygulama­sına geçişi hızlandırmıştır. Ayrıca Eylül 1932’de İktisat Vekili Mustafa Şerif Özkan’ın sağlık nedeniyle istifası üzerine; görev T.İş Bankası Genel Müdürü M. Cemal Bayar’a verildi. Bu atama iş dünyasının plan çalışmalarına gizli ve açık muhalefetinin aşılması­nı kolaylaştırdı.

2- Devletçilik Uygulamaları

1929 yılı sonbaharı’nda patlak veren “Büyük Bunalım” çok kısa sürede S. Rusya dışında kalan tüm ülkelerin ekonomilerinin çökmesine yol açmıştı. Kriz,öncelikle ve büyük ölçüde tarım ü-rünleri piyasalarını tahrip ettiğinden, Türk ekonomisi üzerinde Kriz’in yıkıcı etkileri büyük olmuştu. Bir yıl içinde genç Cumhuri­yet yönetiminin kurmaya çalıştığı iktisadi, sosyal ve siyasal den­geler altüst oldu. Dünya’nın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ko­şulları çok iyi değerlendiren Atatürk, ülkenin iktisadi ve sosyal yapısına uygun önlemleri ardarda yürürlüğe koymaya, diğer bir deyişle, ” Devletçilik” ı kurumlaştırmaya başladı. İktisadi bağım­sızlığı koruma ve yoksulluğu aşma yolunda seçilen amaç ve araçlar böylece açıklığa kavuşmuştu. Atatürk 1930 yılından itibaren ger­çekleştirdiği siyasal, sosyal ve kültürel devrimlerini iktisadi re­formlarla tamamlayıp ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmaya girişti. Önce laik hukuk devletinin gereği olarak, Devletin ekono­minin işleyişine müdahale ve yön verme yetkilerini tanımlayan yasalar çıkarıldı. Bu yasalar çerçevesinde çeşitli alanlarda öncü veya yönlendirici iktisadi faaliyetlerde bulunmak üzere kamu ku­rum ve kuruluşlarının örgütlenmesi sağlandı. Yeni ekonomik dü­zene geçişi sağlayan, 1930-1933 arasında çıkarılan temel yasalar şunlardı:

1) 20 Şubat 1930 tarih ve 1567 sayılı “Türk Parasının Kıy­metini Koruma Hakkında Kanun “,

2) 10 Haziran 1930 tarih ve 1705 sayılı “Ticarette Tağşişin Men ‘i ve İhracatın Murakabesi ve Korunması Kanunu”,

3) 11 Haziran 1930 tarih ve 1715 sayılı “TC Merkez Bankası Kanunu “,

4) 22 Temmuz 1931 tarih ve 1873 sayılı “Türkiye’ye Bazı Ül­kelerden Yapılacak İthalata Tahdit ve Takyitler Tatbikine Dair Kanun “,

5) 1932 yılında yürürlüğü konan “Çay, Şeker ve Kahve İtha­latının Bir Elden İdaresi Hakkında Kanun “,

6) 3 Haziran 1933 tarih ve 2262 sayılı “SÜMERBANK’m Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”,

7) 18 Haziran 1933 tarih ve 2299 sayılı “Ödünç Para Verme İşleri Kanunu”,

Devletçiliğin altyapısını oluşturan bu yasaların zaman içinde boşlukları, doldurulduğu gibi, ihtiyaçlara cevap vermeyenler de yürürlükten kaldırılmıştır. Bu anlayış Atatürk’ün ölümüne dek başarıyla sürdürülmüştür.

1567 Sayılı yasa, paranın değerinin korunması ve ülkenin kıt döviz kaynaklarının yağmalanmasını önleme yönünde Hükümete etkili karşı önlemler alma yetkisi verirken, alınan kararlara uyma­yanların da cezalandırılmasını öngörmüştür. Yasa 3 yıl için yürür­lüğe konduğu halde, Cumhuriyet döneminin en uzun ömürlü yasa­larından biri haline gelmiştir. Çünkü yasa hükümetlere çok geniş yetkiler vermektedir. Hangi hükümet yetkilerinin kısılmasına razı olur?

TC Merkez Bankası’nın 1931 yılından itibaren faaliyete geç­mesiyle ülkede kurulmakta olan “yeni ekonomik düzen”in kendisi­ni dış ekonomik güçlere karşı koruması mümkün hale gelmişti. Böylece Osmanlı Bankası ve azınlıkların, ulusal ekonomik çıkarla­ra ters düşen karar ve davranışları denetim altına alınmış oldu. (Ekonomik Krizler Tarihi)

TC Merkez Bankası’nın kuruluş yasasının çıkarılması yönün­de yürütülen çalışmalar hakkında ilk resmi bilgiyi III. İnönü Hü-kümeti’nde Maliye Bakanı olan Şükrü Saraçoğlu’nun 19 Nisan 1928’de bütçeyi Meclis’e sunuş konuşmasında buluyoruz. Maliye Bakanlığının yürüttüğü bu çalışmalar 1929’da yoğunlaşmış ve 1930 Haziran ayında son bulmuştur. Önce Alman uzmanlardan görüş ve öneriler alınmıştır (Müller Raporu). Hükümet kendi gönişlerini katmadan önce İsviçre’li Prof. Dr. Leon Morf un da görü­şünü almıştır. Morf un eleştirilerini dikkate alan Maliye Bakanı tasarıya son şeklini vererek Bakanlar Kuruluna sunmuştur. Hükü­met kısa sürede tasarıyı Meclis Başkanlığına göndermiştir. İlgili komisyonda hızla görüşülen tasarı, çok küçük değişikliklerle TBMM genel kuruluna geldiğinde Maliye Bakanının temas halin­de bulunduğu Fransız Prof. C. Rist’in görüşlerinin alınması için müzakereler ertelenmiştir. İki gün sonra görüşmeler yeniden baş­ladığında bazı değişiklikler yapılmıştır. Sonunda 11 Haziran 1930 tarih ve 1715 sayılı yasa ile TC Merkez Bankası kurulmuştur. Banknot basma imtiyazına sahip olan banka, 15 milyon sermayeyle ve karma yapılı bir anonim şirket olarak doğmuştur. Bankanın faaliyete geçmesi ancak 3 Ekim 1931’de mümkün olmuştur. Zira örgütlenme ve Devletin kuruluş sermaye payını altın olarak öde­mesi zaman almıştır. İhtiyaç duyulan dış finansman, The American-Turkish Investment Corporation ile yapılan “kibrit imti­yaz anlaşması” karşılığında sağlanmıştır. Türkiye, kibrit, çakmak ve benzeri tutuşturucuların üretim, ithal, ihraç ve satış haklarını 1 Temmuz 1930’dan itibaren 25 yıl süreyle bu Amerikan şirketine vermiştir. Bu imtiyaz karşılığında %6,5 faizle ve 25 yıl vadeli 10 milyon altın dolar kredi sağlanmıştır.

TC Merkez Bankası’nın ilk Yönetim Kurulu Başkanı, Danış­tay başkanı Nusret Meyta ve ilk Genel Müdürü de o zaman Ziraat Bankası Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Selahattin Çam’dır. SÜMERBANK, Atatürk’ün Türkiye’nin sosyo-ekonomik ko­şulları için belirlediği “Devletçilik”in temel kurumu veya sürükle­yici gücüdür. Günümüz iktisat biliminde tanımlanan “kalkınma bankası” gibi kurulan ve örgütlenen SÜMERBANK çağını aşan, benzer koşullarda eşi olmayan bir banka modelidir. Zira geliş­mekte olan veya geri kalmış ülkeler 1950’li yıllarda Dünya Banka­sı’nın isteği ve yardımıyla “kalkınma bankası” kurmuşlardır.

Sümerbank faaliyete geçtiği dönem için şu temel özellik veya ye­niliği taşımaktadır. Bu modelde kamu fonlarıyla kurulan bir kuru­luşun, özel hukuk düzeni içinde veya kâra yönelik olarak, piyasa koşullarına göre belirlenmiş işletmecilik ilkeleri önemlidir.

Kuruluş yasasında Sümerbank’in temel görevleri şöyle sıra­lanmıştı:

1) Devlet Sanayi Ofisi’nden devralacağı fabrikaları işletmek ve özel sanayi kuruluşlarındaki Devlet iştiraklerini yönet­mek,

2) Özel yasalarla verilmiş yetkilere dayanarak kurulacak fab­rikalar hariç olmak üzere, Devlet sermayesiyle meydana getirilecek tüm sınai kuruluşların etüt ve projelerini hazır­lamak, yatırımı gerçekleştirmek ve yönetmek,

3) Kurulmaları veya genişletilmeleri ülke için iktisaden ve­rimli olan sanayi işletmelerine kaynakları oranında iştirak veya yardım etmek,

4) Sanayi kuruluşlarına kredi açmak ve genel bankacılık faa­liyetlerinde bulunmak,

5) Ulusal sanayiin gelişmesine yönelik önlemleri araştırmak… gibi.

Türkiye İktisat Kongresi kararlarına uygun olarak bir sanayi bankası kurulması, 19 Nisan 1925 tarih ve 633 Sayılı Yasayla mümkün olmuştur. Bir kamu sınai ve madencilik bankası olan bu bankanın adı Türkiye Sınai ve Maadin Bankasıdır. Osmanlı döne­minden kalan 4 kamu sınai işletmesi bu Bankaya devredilmiştir. Beykoz Deri-Kundura, Bakırköy Pamuklu Dokuma, İstanbul Feshane Yünlü Dokuma ve Hereke İpekli-Yünlü Dokuma fabrika­ları… Bu banka faaliyetlerini sürdürememiş, çünkü mali kaynak ve yönetim açısından yetersiz kalmıştı. Bunun üzerine bankanın sınai işletmecilik görevleri, yeni kurulan (1932) Devlet Sanayi Ofisi’ne, bankacılık faaliyetleri de Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası adı altında kurulan yeni bankaya devredilmişti. Böylece banka devlet mülkiyetindeki kuruluşların ticari ve sınai kurallara uygun olarak yönetilmelerinin mümkün olabileceğini, yani devlet işletmeciliği­nin ilk örneğini oluşturdu. Bu kuruluşların ikisi birden aktif ve pasifleriyle Haziran 1933’te kurulan SÜMERBANK’a devredile­rek, tüzel kişiliklerine son verilmişti.

Sümerbank 20 milyon TL’lik bir kuruluş sermayesi ile devral­dığı 4 sınai işletme, bir satış mağazası ve iki banka şubesiyle hiz­met vermeye başladı. Sümerbank’in kaynak kullanımında veya faaliyetlerinde öncelikleri nasıl belirleyeceği kuruluş yasasında açıklamıştı. Örneğin, Bankanın hammaddesi ülke içinden sağlana­cak sınai yatırım projelerine öncelik vermesi öngörülmüştü. İhra­cata yönelik bir yatırım projesi değerlendirmede ikinci derecede öncelik taşıyordu.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (1934-1938) uygulamaya kon­duktan sonra, “Devletçilik”m temel kurum ve kuruluşlarının ta­mamlanmasına devam edilmiştir. 1936 yılında 2996 sayılı yasa ile (Maliye Vekaleti Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun) Maliye Bakanlığı çağdaş bir örgütlenme ve uzmanlaşma olanağına kavuş­tu. Özellikle enerji ve madencilik konusundaki araştırmaları ve işletmeleri denetim altına almak ve bir merkezden yönetmek için 1935 yılında 2805 sayılı yasayla ETİBANK, 20 milyon sermaye ile kurulmuştur. Yabancı sermayenin elinde bulunan Ergani-Murgul Bakır ve Divriği Demir İşletmeleri Etibank tarafından satın alın­mıştır. Ereğli Kömür İşletmeleri de bu kuruluşa devredilmiştir. Aynı yıl ülkenin yeraltı servetlerinin araştırılması ve belirlenmesi çalışmalarını yürütmek üzere Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kurulmuştur.

Ayrıca 11.6.1933 tarihinde 15 milyon sermaye ile yerel yöne­timlere mali ve teknik destek vermek üzere Belediyeler Bankası (İller Bankası) oluşturuldu. Esnaf ve sanatkarın kredi ihtiyacını karşılamak üzere 1933’te kurulan Halk Bankası’nın 17.1.1938’de 3331 sayılı Yasayla faaliyete geçmesi sağlandı.

1937 yılında Deniz Bank kuruldu. İki yıl sonra bu banka tasfi­ye edilerek yerine Devlet Denizyolları Umum Müdürlüğü faaliyete geçirildi.

Sayıları ve faaliyetleri artan kamu işletmelerinin yönetimleri­ne ve faaliyetlerine belli bir düzen getirmek için 1938 yılında 3460 sayılı “Sermayenin Tamamı Devlet Tarafından Verilmek Suretiyle kurulan İktisadi Teşekküllerin Teşkilatıyla İdare ve Murakabeleri Hakkında Kanun ” çıkarılmıştır. Kamu kesiminde holdingleşme ve yasayla belirgin hale gelirken, kamu iktisadi kuruluşlarının dene­timi Başkanlığına bağlı “Umumu Murakabe Heyeti”m verilmiştir. Bu yasa tam 22 yıl, yani 1964 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

Devletçilik uygulamaları tarım sektöründe de yeni oluşumlara neden olmuştur. Tarımı geliştirmek için nitelikli tohum, damızlık, fide ve fidan yetiştirip çiftçiye dağıtmak üzere, Hazine arazisi üze­rinde Devlet sermayesiyle örnek çiftlikler kurulması bu dönemde gündeme gelmiştir. Ankara’daki Gazi Orman Çiftliği uygulaması­nın başarılı olması, bu konuda karar alınmasını kolaylaştırmıştır. 1937 yılında Tarım Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan “Zirai Kom­binalar İdaresi” 193 8’de Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu adını almıştır. Daha sonra Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürlüğü adıyla katma bütçeli, tüzel kişiliği olan bir kamu kuruluşu olmuş­tur.

Atatürk bir yandan çorak Ankara’nın yanındaki büyük batak­lık araziyi kurutup bugünkü Atatürk Orman Çiftliği’ni kurarken, diğer yandan modern tarım işletmeciliğini uygulayan örnek çiftçi de olmuştur. 5 Mayıs 1925’te yirmi bin dönüm araziyle kurulan bu Çiftlik daha sonra 102 bin dönüme ulaşmıştır. Atatürk bu modern çiftliği ölümünden önce Hazine’ye bağışlamıştır. AOÇ, 1950 yı­lında 5659 sayılı yasa ile Tarım Bakanlığı’na bağlı tüzel kişiliği olan iktisadi kuruluş haline getirildi ve bugünkü adını aldı. Ne yazık ki bazı hükümetler, çiftlik arazisine tecavüzleri ve işgalleri görmezlikten gelmişler ve gelmektedirler.

Atatürk çiftçilere yönelik konuşmalarında makina kullanma­nın yararlarını anlatır ve bunun için de kooperatifleşmeyi teşvik ederdi. Devletçilik hamlelerinin ardarda geldiği 1930’lu yıllarda tarım kesimi için önemli sayılan (1935 yılında 2834 sayılı) “Tarım Satış Kooperatifleri” yasasının yürürlüğe girmesi sağlanmıştır. Atatürk “tarım mı, sanayi mi? ” tartışmasına girmemiştir ve giril­mesine de izin vermemiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi O, ekonomik sektörlerin birbirini tamamlamasına veya dengeli büyü­meye önem vermiştir.

Devletçilik döneminde dış ticaret politikası da değişmiş, özel­likle gümrük yasa ve tarifelerini değiştirme olanağına kavuşan Devlet yasaklama ve kontenjanlarla ithalatı kısıtlamıştır. Buna bağlı olarak ithalat ve ihracat ikili anlaşmalara göre yürütülmüştür. Böylece dış ticaret kontrol altına alınarak Türk Lirası’nın dış değe­ri korunmuştur. Bu uygulamanın sonucu olarak dış borçlanmaya ihtiyaç doğmamıştır. Dış denge sağlanınca, içerde de anti-enflasyonist para-kredi ve maliye politikaları uygulanması kolay­laşmıştır.

Devletçilik uygulamalarının, azınlıkta olsalar bile, bazı çev­relerde tereddütler uyandırdığını gören Atatürk, önce bu kesimin yakından tanıdığı Celal Bayar’ın İktisat Vekilliğine getirilmesini sağlamıştır. Sonra da Türkiye’de uygulamaya konan “Devletçi-lik”‘m tanımını yaparak, C. Bayar aracılığıyla kamuoyuna duyur­muştur. Aşağıya aldığımız bu tanımı C. Bayar İzmir Fuari’nı açar­ken yaptığı konuşma sırasında okumuştur. Bayar bu tanımı Ocak 1936’da toplanan Sanayi Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmada tekrarlamıştır.

Prof. Afet İnan “Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Planı 1936″ adlı kitabında doğrudan Atatürk imzasıyla Devletçilik’in tanımını vermektedir:

“Türkiye ‘nin tatbik ettiği Devletçilik sistemi 19. asır­dan beri sosyalizm kuramcılarının ileri sürdükleri fikirler­den alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türki­ye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistem­dir…

Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi te­şebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını gözönünde tutarak memleket iktisadiyatını Devletin eline almak…

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlar­dan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa zamanda yapmaya muvaffak oldu… Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, Libera­lizmden başka bir sistemdir…”

Başbakan İsmet İnönü’nün sağlık nedeniyle görevini bırakma­sı sonrasında (1 Kasım 1937) Celal Bayar Başbakan olmuştu. A-tatürk’ün ölümünden sonra İ. İnönü Cumhurbaşkanı seçildi. Oysa bu görevin kendisine verileceği beklentisi içinde olan C. Bayar, İnönü ile çalışmak istemedi ve 25.1.1939’da Başbakanlık görevin­den istifa etti. Yeni Hükümeti Dr. Refik Saydam kurdu.

Tek bir siyasal örgütün varlığı, (C.H.P.) devlet yönetiminde otoriter bir yönetime olanak veriyordu. Hükümetin izleyeceği po­litikaların temel ilkeleri 10-18 Mayıs 1931 tarihinde toplanan III. Kurultay’da kabul edildikten sonra 1935’te CHP programına girdi. Bu ilkelerden biri de Devletçilik’tir. Diğer ilkelerle birlikte 6 ilke 5 Şubat 1937’de Anayasa’ya dahil edildi.

3- Devlet Öncülüğünde Planlı Sanayileşme

Atatürk’ün “Devletçilik”m uygulamaya geçmesini sağlayan görüş ve kararları 1930-1933 yıllan arasında yasalaşmış, kurum­laşmış ve bir modele dönüşmüştü. Bu modelin ana öğesi “Devlet öncülüğünde planlı sanayileşme” idi. Hemen hatırlayalım, 1933 yılında S. Rusya’da “merkezi planlama” uygulaması vardır ve dünyada benzeri uygulama yoktur. Büyük Dünya Bunalımı’nı aş­maya çalışan ABD’de Başkan Roosevelt, 1933’te çıkardığı T.V.A. kuruluş kanunu ile gelişmiş kapitalist ülkelerde ilk kez “bölge planlaması” uygulamasını başlatmıştı. Aynı tarihte iktidara gelen Hitler, ülkesinde 4 yıllık bir plan yürürlüğe koyarak işsizlikle mü­cadeleyi amaçlamıştı. Fakat geri kalmış ülkelerde “devlet öncülüğünde planlı sana­yileşme” uygulaması ilk defa Atatürk Türkiyesi’nde gerçekleşmiş­tir. Bu planlama ile ülkede ihtiyaç duyulan temel sınai malları kamu girişimleri aracılığıyla üretme hedef almıştı. Plan hazırlandı­ğında, dış kaynak öngörülmemişti. Planın öz kaynaklara dayalı olarak yürütüleceği görüşü egemen olmuştu.

A- Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (1934-38)

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı öncesinde, yasal ve kurumsal hazırlıklar tamamlandıktan sonra, yerli ve yabancı uzmanlardan oluşan bir kurul oluşturuldu. S. Rusya’dan davet edilen uzmanların başında bulunan Prof. Orlof çalışmaları yürüten karma kurulun başkanlığını yaparak; hazırlanan raporu (program önerisi) 1933 yılı sonuna doğru Hükümete sundu. B.B.Y.Sanayi Planı’nın temel ilkelerini kapsayan bu rapor üzerinde Hükümet ve Atatürk gerekli düzeltmeleri yaptı ve kesinleşen Plan 17 Nisan 1934’te yürürlüğe girdi. 1934-1938 yıllarını kapsayan bu Plan, bir sektör (sanayi) planı özelliğini taşımaktaydı. Yani tüm sektörleri içeren bir makro (ulusal) plan olarak hazırlanmadı. Fakat yine de o dönemde yani 1930’lu yıllarda S. Rusya dışında ve geri kalmış bir ülkede ortaya konmuş benzeri olmayan bir yaklaşım veya uygulamadır, denilebi­lir.(Genel İktisat Tarihi)

Devlet öncülüğünde planlı sanayileşmenin gereği olarak yü­rürlüğe konan Plan’in dayandığı temel ilkeleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Temel hammaddeleri yurt içinde üretilen veya üretilecek olan sınai tesislere,

2) Büyük sermaye ve ileri teknoloji gerektiren projelere,

3) Kuruluş kapasitelerinin iç tüketimi karşılayacak düzeyde tutulmasına, öncelik verilmiştir.

Plan, bu temel ilkelere dayanılarak seçilmiş olan altı alt sanayi dalında fabrika kurma kararına uygun olarak düzenlenmiştir. Bu dallar, Kimya, Kağıt-Sellüloz, Madencilik, Tekstil, Seramik ve Demir-Çelik… Plan çerçevesinde öngörülen fabrika sayısı 20,gerekli kaynak ise 45 milyon lira olarak hesaplanmıştır. Planı yürütme ve koordi­nasyon sağlama görevi Sümerbank’a verilmişti. Hemen belirtelim ki, öngörülen tesisler yaklaşık 100 milyon lira harcanarak tamam­lanabilmiştir. Öngörülen (2 tanesi hariç) ve zamanında gerçekleştirilen, 20 sınai tesisten sadece Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası İş Bankası tarafından İstanbul’da kurulmuş, diğerleri Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerine dağıtılmıştı.

Plan’da konan yatırımların gerçekleştirilmesi için ayrılan top­lam 44 milyon liranın %49,9’unun dokumacılığa, %26,9’unun madenciliğe, %12,1’inin kağıt ve selüloza, %5,3’ünün kimya ve %4,6’sının da seramik sanayiine tahsis edilmesi uygun görülmüş­tü. Geri kalan % 1,2’lik kaynak teknik öğrenim için yurtdışına öğrenci gönderilmesi için ayrılmıştı. Görülüyor ki, Plan yürürlüğe konduğunda demir-çelik fabrikası öngörülmemiştir. Zira Karabük Demir-Çelik Tesisleri Plan’ın son yıllarında İngiltere’den çok el­verişli koşullarda sağlanan, yaklaşık 13 milyon Sterlinlik bir dış krediyle kurulmuştur. 1936 yılından itibaren İngilizler’le kurulan iyi ilişkiler, Kral 8. Edward’ın Türkiye’yi, Atatürk’ü ziyarete gel­mesiyle yeni boyutlar kazanmıştır. Örneğin; Boğazların tahkimatı için gerekli silahların İngiltere’den alınması, kamu işletmelerinde İngiliz uzmanların kullanılmaya başlanılması ve Karabük demir-çelik tesislerinin bir İngiliz firmasına ihale edilmesi, başlıca geliş­meler olarak sayılabilir.

İktisat Vekili C. Bayar ve beraberindekilerin Temmuz 1935’te Moskova’ya yaptıkları uzun inceleme gezisi, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin genişlemesini sağlamıştır. Ayrıca Plan’ın öngördüğü sınai projelerin gerçekleşmesinde bu ülkeden teknik ve mali yardım sağlanmıştır. Devlet öncülüğünde, öz kaynaklara dayalı ve planlı sanayi­leşme döneminin başlaması, tekstil alanında Kayseri ve Ereğli Bez, Nazilli Basma, Malatya Pamuklu Dokuma, Bursa Merinos Yünlü ve Gemlik İpekli Dokuma Fabrikalarının temelinin atılmasıyla gerçekleşmiştir. Plan çerçevesinde 16.9.1935’te Kayseri Bez ve 7 Kasım 1936 tarihinde İzmit Kağıt Fabrikasının üretime geçmesi, ulusal bir bayram gibi karşılanmıştır. Ayrıca 3 Nisan 1937’de E-reğli Dokuma ve 9 Ekim 1937’de Malatya Dokuma ve ülkenin ilk basma fabrikası 9 Ekim 1937’de Atatürk tarafından Nazilli’de açıldı. Bu fabrikanın tüm makina ve teçhizatı S. Rusya kredisiyle, bu ülkeden ithal edilmişti. Birinci Plan’ın uygulanmasında özel bir ticari banka durumda olan T.İş Bankası da görev almıştır. Plan’da öngörülen Şişe-Cam sanayiinin kurulması ve işletilmesi görevi bu Bankaya verilmişti. Bu Fabrika 1935’te İstanbul Paşabahçe’de tamamlanmış ve bir yıl sonra üretime başlamıştı. İlk Müdürü Adnan Berkay olan tesisin, özellikle nitelikli işgücü yetersizliğinden, düşük kapasiteyle çalış­mak zorunda kalmıştı. Uzman işçilerin çok büyük çoğunluğu Bul­garistan ve Romanya’dan getirilmişti. Bu tesisleri çağdaş kuruluş­lar haline getiren, 1954-1980 yılları arasında Genel Müdür olan ve ara hükümetlerde bakanlık görevi yapan Şahap Köeatopçu, anıla­rında babası ve amcasının kuruluşa katılmak için Varna’dan gel­diklerini ifade etmektedir.

İş Bankası yine aynı dönemde Malatya Bez ve İsparta Gülyağ Tesislerinin kuruluşuna da iştirak etmişti. Banka’nın toplam katkı­sı 2,4 milyon TL olmuştur. Planın öngördüğü yatırımların iç kay­nakla finanse edilmesi ilkesi benimsenmişse de S. Rusya’dan 8 milyon Dolar ve İngiltere’den 13 milyon Sterlin ithalat kredisi sağlanmıştır. Devlet öncülüğünde “planlı sanayileşme ” döneminde özel ke­simce kurulan, fakat yönetim ve sermaye yetersizliği içine giren 4 şeker fabrikası bir çeşit devletleştirme işlemine tabi tutulmuştu. Bu tesisleri merkezden yönetmek ve kamu derietimini sağlamak için 6.7.1935 tarihinde “Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. ” kurulmuştu. Şirketin sermayesi Ziraat Bankası, Sümerbank ve İş Bankası tara­fından eşit olarak paylaşılmıştı. İsmet İnönü başbakanlıktan ayrıldıktan sonra (25 Ekim 1937) Celal Bayar Hükümeti kurdu. 8 Kasım 1937’de Bayar, Hükümetin programını Meclise sunarken, 1934’ten beri yürürlükte olan Birin­ci Sanayi Planı’nında öngörülen 20 tesisin 2 tanesi hariç diğerleri­nin süresinden önce bitirilerek işletmeye açıldığını memnuniyetle haber verdi. Plan’da öngörülmediği halde sanayileşnıenin sürükle­yici ve temel girdisi olan demir-çelik ihtiyacını karşılamak üzere 3 Nisan 1937’de Karabük Demir-Çelik Tesisleri’nin temeli atıldı.

B- İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı

Birinci Sanayi Planı’nın uygulaması sürerken 20-24 Ocak 1936’da İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hazırlıklarını yapmak üzere İktisat Vekili Celal Bayar’ın başkanlığında Sanayi Kongresi toplandı. Kongrenin benimsediği ilke ve önerileri kapsayan “Plan” taslağı Başbakanlığa sunuldu. C. Bayar kapak yazısında Başbakan İsmet İnönü’ye şöyle diyor: “Türkiye için endüstrileşme, kudretli tabirinizle bir millî varlık savaşıdır, bir millî müdafaa mücadelesidir ve hiç bir fedakarlık ve sıkıntı, bir millî mücadelenin neticesiyle mukayese edilemez.” Görülüyor ki, dönemin devlet adamları iktisadi ve siyasî ba­ğımsızlığı korumak için sanayileşmeyi vazgeçilmez bir ulusal he­def saymaktadırlar. Bu nedenle İkinci Plan, kapsadığı iktisadi a-lanlar ve tesis sayısı yönünden Birinci Plan’dan daha geniş tutul­muştur. Bu kararın alınmasında, kısa sürede üretime açılan tesisle­rin ve kazanılan tecrübenin verdiği moralin de etkisi vardır. Ancak 1938 yılına gelindiğinde Dünyada savaş rüzgârlarının esmeye başladığını gören Türk Hükümeti, Atatürk’ün ölümünden yaklaşık iki ay önce, yani 16 Eylül 1938’de, İkinci Plan taslağında bazı değişiklikler ve düzeltmeler yaparak, 4 yıllık olarak yeniden düzenlemiştir.

O tarihte Sanayi Dairesi Başkanlığına getirilmiş olduğunu ifade eden Şevket S. Aydemir, II. Dünya Savaşı’nın pat­lak vermesinden üç ay önce bu plandan da vazgeçilerek, yerine “İktisadi Savunma Planı’nın (5 Nisan 1939) hazırlanarak yürürlü­ğe konduğunu anlatmaktadır. Bu kararın alınmasında Atatürk’ün ölümünden sonra C.H.P. Genel Başkanlığı’na ve Cumhurbaşkanlı­ğına oybirliğiyle seçilen İ. İnönü’nün doğrudan etkili olduğu bi­linmektedir. Çünkü ülkenin her an savaşa girmesi ihtimaline göre, her türlü öncelikler yeniden düzenlenmiştir. Savaş ülkenin içinde bulunduğu yetişmiş işgücü ve kaynak sı­kıntısının boyutlarını büyütmüştür.

Ortalama bir milyon çalışma yaşındaki insan silah altına alınmıştır. Kamu kaynaklarından Milli Savunma Bakanlığı’nın aldığı pay hızla artarken, ulusal düzeyde de yatırım harcamaları azalırken, tüketim harcamaları hızla art­mıştır. DİE’nin, 1996 yılında yayınladığı yeni verilere göre 1923 yı­lında kişi başına gelir 45 dolar iken onbeş yıl sonra 1938 yılı so­nunda 88 dolar olmuştur. Anılan kaynağa göre 1924-1938 arasında ekonomi ortalama %8 civarında büyümüştür.

Bu 15 yıllık dönem içinde 1927, 1932 ve 1935 yıllarında büyüme hızlan sırasıyla -%12.8, -%10.7 ve -%3 olmuştur. Plan döneminde eğitim ve öğretimde önemli projeler uygu­lanmaya kondu. 1934 yılında mesleki ve teknik öğrenimde dört bin öğrenci varken, 1938’de bu sayı 16750’ye çıkarıldı. Orta öğretim­de öğrenci sayısı elli binden, yüz dört bine ulaştı. Yüksek öğrenimde Nazi Almanyası’ndan kaçıp gelen bilim a-damlarının öncülüğünde, 2252 sayılı kanun ile kurulan İstanbul Üniversitesi 18 Kasım 1933’de açıldı. Tıp, Fen, Hukuk ve Edebi­yat Fakültelerinden oluşan üniversitede 1936 yılında İktisat Fa­kültesi faaliyete geçti. Fakültenin ilk iktisat öğretim üyeleri Şükrü Baban (1890-1980), Hazım Atıf Kuyucak (1897-1970), Ömer Ce­lal Sarç (1900-1988) Gerhard Kessler (1883-1963), Wilhelm Röpke (1899-1966) ve Fritz Neumark (1900-1991) gibi saygıyla anılacak büyük isimlerdi.