Sizden gelen soru:

Dinimiz temelini Allah’ın varlığını birliğini eşi benzeri ve ortağı olmadığı oluşturur.bu inanç hangi surede açıklanmıştır?

Cevap:

İslamın Temeli İhlas Suresi

İslam dinin temelini Allah’ın varlığına, bir oluşuna ve onun eşinin ve benzerinin olmayışına inanmak yani Tevhid inancı oluşturur. Allah’ı tanımak da yine Allah’ın ve Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (saa)’in bize tanıttı kadarıyla bilmemizden öteye geçmez.Zaten en güzel şekilde tanımak da böyle olur.

Yüce Allah (cc) Kuran-ı Kerim’de kendi varlığını, bir oluşunu ve eşi benzeri olmayışını bizlere İhlas suresinde anlatıyor ve açıklıyor.İhlas suresindeki her bir ayet birbirini netice verecek ve birbirlerine delil olacak özelliktedir.

Allah, tanrı, yaratıcı, ilah

Dinin temel esası olan tevhidi en halis ve en güzel bir şekilde ifade ettiği için bu sûreye “ihlas”denilmiştir. Bu sure bize, Allah’ın varlığı ve birliği konusunda -O’nun uluhiyetine yakışmayan her karışık ve yanlış düşünceden uzak – halis (saf, dupduru) bilgileri vermektedir. Sûrenin meali şöyledir:

İhlas Suresi ve Meali

Arapça Yazılışı
Okunuşu
Türkçe Anlamı
1.
قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
Kul hüvellâhü ehad.
De ki: “O ALLAH, (eşsiz, benzersiz) bir tek’tir.”
2.
اللَّهُ الصَّمَدُ
Allâhüssamed.
O Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir).
3.
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
Lem yelid ve lem yûled.
“(O) doğurtmadı/doğurmadı (hiç kimsenin babası veya annesi değildir) ve doğmadı (hiç kimsenin çocuğu değildir).”
4.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ
Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
“Hiçbir şey O’na asla denk (ve benzer) değildir.”

Şimdi sûrenin veciz ifadelerini biraz açalım:

1. O Allah, Ehaddir: Bu ayette geçen ‘ehad’ ifadesi, O’nun bir ve tek oluşunu bize anlatmaktadır. Birliği bulunan birçok varlık, sayı olarak birse de, hepsi yaratıklar cümlesindendir. Allah ise, ‘yegane’ Bir’dir; ‘tek’ olan Bir’dir, ‘eşsiz’ olan Bir’dir, yaratıklar hakkında düşünülebilen, hayalde canlandırılabilen, tasavvur ve tevehhüm edilebilen her türlü özelliklerden uzak olan Bir’dir. Bütün mükemmel sıfatlara sahip olan Bir’dir. Bundan ötürü de ibadete lâyık olan Bir’dir.

2. O Allah Sameddir: Her şey O’na muhtaçtır, O ise, hiçbir şeye muhtaç değildir. Kâinatta harika bir düzen vardır ve bu düzenin kendiliğinden olması mümkün değildir. Canlı cansız her bir şey, gerek yokluktan varlık sahasına çıkma, gerekse, varlıklarını devam ettirmelerinde O’na muhtaçtırlar. O, kâinatı muhtaç olduğu için değil, kendini bildirmek, büyüklüğünü göstermek, ihsan ve lütufta bulunmak için yaratmıştır. Her şey O’nun sayesinde ayakta durur, ama O hiçbir şeye muhtaç değildir (sameddir), kendi kendine kaimdir/vardır.

3. Doğurmamıştır: Bu ayetle şirkin ve küfrün her çeşidi kökünden silinip süpürülmüştür. ‘Doğurmamıştır’ cümlesi, şirkle alâkalı birçok yanlış düşünceye cevaptır. Evvela bu ayetin akla gelen ilk anlamıyla, insanlara, ‘Allah’ın asla insanlar gibi çocuk ve eş sahibi bir varlık olmadığı bildirilir.’ İşarî olarak ise, varlığın/kâinatın, -bir kısım filozofların ileri sürdüğü gibi- O’ndan ayrılmış veya O’ndan taşmış bir şey olmadığı anlatılır. Böylece ‘doğuran, bölünen, taşan ve değişikliğe uğrayanlar’ın ilah olamayacakları hatırlatılır.

4. Doğrulmamıştır: Allah doğurmadığı gibi O’nu doğuran da yoktur. Daha genel bir ifadeyle, -varlık O’nun zatının bir parçası ve O’ndan sudur etmiş bir şey olmadığı gibi- O’nun varlığına sebep olan başka bir varlık, başka bir irade ve kudret de yoktur. Çünkü O Vacibu’l-Vücud’dur; varlığı kendindendir. O, sonradan doğrulmuş veya sonradan meydana getirilmiş bir varlık değildir. O’nun varlığı ezelidir. Olmadığı bir an yoktur.

5. Hiçbir şey de O’nun dengi değildir: Onun ne zatında, ne sıfatlarında ne de fiillerinde bir benzeri yoktur. Ne arkadaşı vardır, ne yardımcısı, ne eşi, ne dengi ne zıddı ne de benzeri vardır. Sonradan olanların hepsi O’nun eseridir ve bu eserler ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar, O’nun gibi olamazlar.

O, hiçbir şeye benzemez. Hayale gelen, zihinde canlanan her şeyden uzaktır. Çünkü bunların hepsi yaratıktır. Sahip oldukları özellikler de yaratılmıştır, Allah ise, zatıyla, sıfatlarıyla ve fiilleriyle ezelî ve ebedidir.

Yaratıklarına benzeyen Allah olamaz. Yaratıklar ancak birer ayna gibi, O’nun isim ve sıfatlarını gösterirler. Nasıl ki, harika bir robot sanatkarının/mucidinin bilgisini, plânını, hünerini ve gücünü gösteriyorsa, şu âlemdeki her bir yaratık da, üstün yaratılış ve eşsiz sanatlarıyla, Allah’ın sonsuz ilim, kudret, hikmet ve iradesini gösterirler.

O Allah ki, kıyaslanamayacak derecede her şeyden üstündür. Kudreti sonsuzdur; bir atomu yarattığı kolaylıkla bir galaksiyi yaratır. Baharı bir çiçek kolaylığında var eder. Bir işi diğer bir işine, bir fiili diğer bir fiiline engel olmaz. Aynı anda sayısız işi birbirine karıştırmadan yapar. Hiçbir şey O’nun tasarruf ve düzenlemesi dışında kalamaz. Her şey O’ndan sonsuz derecede uzak olduğu halde, O, her şeye sonsuz derece yakındır. Böyle bir Allah’ın elbette eşi, benzeri ve dengi yoktur. Hiçbir yaratık bu özelliklere sahip olamaz. Bu özelliklere sahip olamayanlar, yani eşi, benzeri ve dengi olanlar ilah olamazlar.

İhlâs Suresinin Verdiği Mesajlar

İhlâs Suresinin, uluhiyet konusundaki vermiş olduğu mesajlar:

Allah’ı (c.c.) anlatan âyetlerin özeti mahiyetinde olan İhlâs sûresi her türlü şirk anlayışına bir cevaptır.

1. Burada Allah’ın ‘Ehad’ olduğunun belirtilmesiyle, kâinatta hayrı ve şerri yaratan ayrı ayrı ilahlar bulunduğunu söyleyen ve bunlara Hürmüz ve Ehriman adını veren Mecusî ve benzeri anlayışlar peşinen reddedilmektedir.

2. Bu surede Allah’ın ‘Samed’ olduğu hatırlatılarak, yardımcı, Allah ile kullar arasında şefaatçi olarak görülen putlar reddedilmiştir. Bilerek veya bilmeyerek sebepleri, Allah’ın icraatında ihtiyaç duyduğu ortaklar olarak gören her bir şirk kokan anlayışa, şiddetli bir tokat indirilmektedir.

3. Yine bu surede, Hz. Üzeyr’i Allah’ın oğlu olarak gören Yahudilere, Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak kabullenen Hıristiyanlara ve melekleri Allah’ın kızları olarak düşünen putperest müşriklere, ‘lem yelid ve lem yûled’ denilerek, onların tevhid inancından bir hayli uzaklaştıkları hatırlatılmaktadır.

İhlâs Suresi’nin, her bir ayetinin, birbirini gerektirmesi açısından yorumu

Biraz önce de temas ettiğimiz gibi, “ihlâs”kelimesi sözlük anlamı itibariyle, bir şeye halis, katıksız bir şekilde muhatap olma anlamını taşır. Özel kullanımı itibariyle ise ihlâs; insanın, kulluğunda, ibadetinde, Cenab-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması vazife ve sorumluluklarını O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi demektir. Nitekim Kur’ân’da bu husus şu şekilde ifade edilmiştir; “Siz, ibadeti gönülden ve yalnız Allah’a yaparak O’na dua edin.”"Ğafir, 40/14, 65; Beyyine, 98/5.”Bu noktada kula yakışan, Allah’ın, zamanın ve mekânın her bir an ve noktasında hâzır ve nâzır olduğunu düşünüp O’nun huzurunda O’ndan başkasının teveccühünü aramamasıdır. Zira O’nun huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak, o huzurun edebine muhaliftir. İşte ihlâsın en özlü özeti budur.

Bu anlatılanlar ışığında bakılırsa, ihlâs’ın zıddının şirk olduğu görülür. Çünkü ihlâs ulûhiyet ve rubûbiyet sıfatlarını sadece onların hakiki sahibi olan Allah’a teslim etmeyi gerektirir. Şirkte ise bu rubûbiyet ve ulûhiyete başka ortaklar koşulmaktadır. Safî iman bulanıklaştırılmaktadır. Şöyle ki, ihlâs yalnızca Allah’ın rızasını gaye edinmeyi gerektirir; şirk ise, riya, menfaat gibi görüntüler altında başkalarının rızasını arattırır. İhlâs, yalnızca O’nu sevmeyi, başka her şeyi ise O’nun namına sevmeyi gerektirir. O’nun namına olmaksızın fanî ve zail şeylerin bizatihi kendilerinden ötürü sevilmesi, bu kudsî sevgiyi bulandırır. Bu bakımdan insan ya ihlâs halinde bulunur, veya, belki farkında bile olmadığı gizli-açık şirklere bulaşır. Şirk ki, iman etmiş bir insanın karşısındaki en tehlikeli bir hâldir; küfre, isyana, inkâra uzanan tüm yolculuklar şirk durağından başlar. İşte İhlâs suresi zahiren ihlâsa dair tek bir kelime veya ima taşımıyor olsa bile, bize ihlâsın reçetesini sunmaktadır. Öyle ki, Resul-i Ekrem (aleyhissalatu vesselâm), surenin bu önemine binaen, onu üç kez okuyanın, bütünüyle Kur’ân’ı okumuş gibi sevaba erişeceğini bildirmiştir. (Buharî, Fezâilu’l-Kur’ân 13.) Böylelikle Peygamber Efendimiz, bir bakıma bu surenin, Kur’ân’ın arz ettiği umumî dersin çekirdeği hükmünde olduğuna dikkat çekmiştir.

Bu kısa girişten sonra, şimdi surenin içerdiği isim ve cümlelerin birbirlerini gerektirmesi açısından yorumuna maddeler halinde geçebiliriz:

‘De ki O Allah’ diye başlayan sûrede, yüce Allah ilk önce Ehad ismiyle tanıtılır. Ehad (Tek Olan) ismi, zahiren Vâhid (Bir Olan) ismi ile aynı anlamı taşıyormuş gibi gözükür. Ama ikisinin arasında ince bir nüans vardır. Vâhid ismi her şeyi yaratanın Allah olduğunu ifade ederken, Ehad ismi her bir şeyi onda gözüken tüm özelliklerle birlikte yaratanın O olduğuna işaret etmektedir. Bu bakımdan Ehad ismi can alıcı bir öneme sahiptir. Çünkü, ‘Her şeyi yaratan Allah’tır.’ diyen insan aklı, bütün o şeyleri birden kuşatamaz. O genel hüküm içerisinde gözünden ve dikkatinden kaçan şeyler olur. İşte dikkatten kaçan bu şeylerin, belki farkında bile olmaksızın, -insanın kendisi de buna dahil olmak üzere- sebeplere, tabiata, tesadüfe havale edilmesi mümkündür. Bu imkânı kullanan şeytan, bizi nefsin de işbirliğiyle, nefis yahut esbab (sebepler) şirkine düşürür. Oysa Ehad ismi, her bir şeye doğrudan doğruya Allah adına bakmayı gerektirir. Tabir yerindeyse, sadece kâinat fuarının girişine ‘Burası Allah’ın mülküdür.’ diye yazmakla yetinmeyip, kâinat isimli fuarın/serginin içindeki her bir şeyin üzerine tek tek O’nun mührünü, damgasını vurur, her bir şeyi O’nun namına okutturur ve kullandırır. Birinci durumda, yani, sadece genel anlamda varlığı yaratanın Allah olduğunu bilme durumunda, bu ilahî fuarın içinden, şeytanın, nefis ve esbab hesabına hırsızlık yapması mümkündür. Allah’ın mülkü, icraatı sebeplere veya başka bir şeye verilerek farkında olunmadan tevhidden sapılabilir. İkincisinde bu imkânsızdır.

Bu yüzden şirkten uzak olmanın ve dolayısıyla ihlâsa yaklaşmanın yegane yolu, her şeye Ehad isminin dürbünüyle bakmaktan geçer. İşte yüce Yaratıcı bu sûrenin ilk ayetinde kendisi için ‘O Allah Ehaddir.’ buyurarak bize ihlâsın ilk şartını öğretir. Yani, ‘Her şeyi yaratan Allah’tır’ gibi genel bir kabulün şirkten uzak durmak için yeterli olmadığını açıkça belirtir. Şu halde, ihlâsın elde edilmesi ehadiyetin gerektirdiği şuuru yakalamakla mümkündür. Yani, varlığın yaratılışının O’ndan olduğunu bilme yanında, bunların idare, işleyiş ve terbiyesinin de -başka hiçbir eli karıştırmaksızın- yalnızca O’nunla olabileceğini kabul etmekle mümkündür.1

2. Sûrenin ikinci ayetinde ise Allah (cc.), Samed ismiyle tanıtılır. Bilindiği gibi bu isim, ‘Her şey O’na muhtaç ama O hiçbir şeye muhtaç değil.’ anlamındadır. Samed ismi bir bakıma Ehad isminin kaçınılmaz bir sonucudur. Şöyle ki, Ehad isminin penceresiyle her bir şeydeki tüm özelliklerin O’nun isimlerinin bir tecellisi olduğunu; O’na ait olduğunu, O’ndan geldiğini ve O’nu tanıttığını gören biri, ister istemez Samed ismine ulaşacaktır. Mademki her bir şey ancak O’nun ile vardır; o halde her şey O’na muhtaçtır.
Bu bakımdan ‘Allah Ehad’dir.’ diyen biri, katî surette ‘Allah Samed’dir.’ diyecektir. Bunu derken, Allah’ı mutlak isim ve sıfatları ile tanımanın yanı sıra, kendisinin ve bütün eşyanın temelde/zatında âciz ve muhtaç olduğunu da kabul etmiş olacaktır. İşte ene (benlik) ve esbab (sebepler) şirkinden uzak durmanın ve tam bir ihlâs içinde olabilmenin vazgeçilmez ikinci bir şartı da budur.

3. Üçüncü ayet ise Allah için ‘lem yelid ve lem yûled’ der. Yani, O doğmamış ve doğurmamıştır. Daha genel bir ifadeyle, Allah, ne başka bir şeyden doğmuş (kopmuş, ayrılmış) bir varlıktır ne de şu görünen mevcudat, O’ndan doğmuş/ayrılmış bir şeydir. Demek ki, doğurmuş ve doğurulmuş olanlar, ilah olamazlar. Nasıl ikinci ayet, ilk ayetin zorunlu bir sonucu ise, bu ayet de ikinci ayetin zorunlu bir sonucudur. Çünkü ‘doğma ve doğurma’ özelliği, ancak kendinden başkasına muhtaç olanlara özgüdür.

Doğan ve doğuran varlıklar hem bir şeyin sonucu olur, hem de başka bir şeyin sebebi. Şu halde ‘sonuçlar’ hakikî anlamda hiçbir zaman sebeplere mal edilemez. Zira -sonucu doğurduğu zannedilen- her bir sebep, başka bir sebebin sonucudur. Bu ise, kendisine izafe edilmek istenen özelliklerin, onun malı ve zatî bir özelliğinin olmadığının bir delilidir. Yani sebepler âleminde yaşayan her bir varlığın, kendinde, kendine mal edebileceği bir var etme gücü yoktur. Şu halde hem doğuran hem de doğurulan bir varlık ilah olamaz. Zira mutlak ve zatî özelliklere sahip olan bir ilah, bütün bunların üstünde olandır; doğmayan ve doğurmayandır.

Ayrıca doğan ve doğuran bir şeyin öncesi ve sonrası vardır. Doğmayan ve doğurmayanın ise ne öncesi ne de sonrası vardır. O hem Evvel’dir hem de Ahir’dir. Dolayısıyla zaman ve mekan O’nun elindedir. Bir diğer ifadeyle, zaman ve mekan içinde belirli bir yeri ve ömrü olan, öncesi ve sonrası olan her şey varoluşunu doğrudan doğruya O’na borçludur. Zira her bir mevcudun varoluşu, bütün kâinata sözü geçer bir kudret ve bütün mahlukatın hareket ve düzenini bilecek bir ilmi gerektirmektedir. Doğan ve doğuran, yani cüz’î, sınırlı ve ölümlü olan şeylerin ise bu mutlak kudret ve ilmin sahibi olduğu düşünülemez. Bunların sahibi ancak Ehadiyet ve ve Samediyet sıfatlarının sahibi olan Allah’tır.

Kısaca, ‘lem yelid ve lem yûled’ lafzı, doğan ve doğuran bütün sebepleri, sonuç üzerinde ‘hakikî tesir ve sahiplenme’ iddiasından azletmekte ve her şeyin -sebebi ve sonucuyla birlikte- doğrudan doğruya O’nun eseri ve mülkünden ibaret olduğunu bilmeyi gerekli kılmaktadır.

Sebeplere riayet etmeyi Allah emretmektedir. Bir işin olması için gereken sebeplere başvurmak, istenilen neticenin icadı için bir duadır. Sebeplerin bir araya getirilmesi neticenin yaratılması adına onların Allah’a bir çeşit dua ve talep etmeleri demektir. Meselâ bir çekirdeğin filizini çıkarıp ağaç olması için sebeplere riayet edilerek su, hararet, toprak ve ziyanın (ışık), bir araya getirilmesi bir duadır. Sebepler “Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız.”derler. Çünkü, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin mucizelerinden olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, sebeplerin bir araya gelmesi bir çeşit duadır. Yaratan Allah’tır. Sebeplere hakiki tesir vermek şirktir. Sebeplere hakiki tesir vermeme ise, şirk kapılarını kapatır. Şirk kapıları kapanınca, tevhid ve ihlâs kapısı ardına dek açılır.

4. Surenin son ayetinde ise Allah (cc.) kendisini bize ‘ve lem yekun lehu küfuven Ehad/hiçbir şey de O’nun dengi değildir’ şeklinde tanıtır.

Nasıl ilk üç ayetin her biri, bir öncekinin zorunlu sonucu ise, dördüncü ayet de, üçüncünün zorunlu sonucudur. Ehad olan, elbette Sameddir. Samed olan elbete doğmamış ve doğurmamış olandır. Doğmamış ve doğurulmamış olanın elbette eşi, benzeri, dengi yoktur. Başka bir ifadeyle, yaratılan, yani öncesi ve sonrası olan Yaratan cinsinden olamaz. Fanî olan Ezelî olanla aynı niteliği taşıyamaz. Aciz olan Kadir olanın dengi olamaz.

Bu son ayet bizi, hâlikıyet-mahlûkıyet, kudret-acziyet, rubûbiyet-ubûdiyet ve mâlikiyet-memlûkiyet denklemini doğru kurmaya çağırır. Bu denklemi düzgün biçimde kurabilen bir insan artık,

- Hiçbir yaratılana ‘yaratan’ imiş gibi davranmaz,
- Hiçbir âcize zatî bir kudret sahibiymiş gibi el açmaz
- Kendisi gibi kul olan hiçbir kimseye rab gibi teveccüh etmez,
- Başka birinin mülkü olan hiçbir şey üzerinde, kendini hakikî mâlik ve efendi görme gibi bir yanlışa düşmez. Özetle ifade etmek gerekirse, hâlikıyet, kudret, rubûbiyet ve mâlikiyet gibi bütün sıfatları yalnızca yüce Allah’a tevdi eder ve yalnızca O’na kul olur. İhlâs da bu değil midir?

Hasılı, bu kısacık sure, başta Kur’ân’ın, zihinlerimize yerleştirmek istediği ‘tevhid’ gerçeği olmak üzere, diğer mesajlarını da özetleyen bir çekirdek sure olup, bize tevhid ve ihlâsın esasını ve ona ulaşmanın yollarını öğretir.